Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

  • Ünal UzunFenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Mart 2009 - 16/12/2009
  •  

    FENERBAHÇE’YE HİZMET ETMEK BENİM İÇİN TARİFSİZ BİR ONURDUR  


     


                                                                                               
    Her insan bir şekilde kendi orkestrasının şefi oluyor. Mükemmelliğe erişmek ise yine kendi elimizde... Bunun için de orkestramızın tüm üyelerini iyi seçmemiz gerekiyor. Öncelikle kendimizi geliştirmemiz için sabretmeyi bilmek ve tabii sonrasında karşılık beklemeden sevgiyi, dürüstlüğü, paylaşmayı, şükretmeyi ve vefayı öğrenmek gerek.
    İşte ancak bu şekilde kendi orkestramızı çok daha iyi idare eder ve çevremizdekilerle paylaşmak isteriz. Ünal Uzun’la tanışırsanız; onun orkestrasından çıkan sesin ne kadar muhteşem olduğunu siz de anlarsınız… Biz kendisiyle yaptığımız röportajı bu duygular içerisinde gerçekleştirdik.

     

     

     

     

     

    Dostluğun da insana yüklediği görev ve sorumluluklar var. Dostluk; özveri, dayanıklılık ve çaba ister. İnsanoğlu, “Dost” ister. Bazen gözyaşlarını, bazen sevincini paylaşmak; bazen de yüreğini açmak ister… Kaç kişiyi dostum, canım arkadaşım diye sayabiliriz ki? Gerçekten zordur.  İnsan kendine bile sormaya korkar değil mi?
    Sayın Ünal Uzun’un dostluğunu, güvenirliğini, konumu dolayısıyla bulunduğu geniş çevresinde ne kadar mütevazı bir tarzı olduğunu okudukça ve sezgilerinizi de devreye sokarak  çok daha iyi anlayacaksınız. Fenerbahçe yönetim kurulunun olmazsa olmaz kişisi Sayın Ünal Uzun ile Levent’teki ofisinde güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. 

     

     

    - Fenerbahçe Yönetim Kurulu’ndaki göreviniz ve sorumluluklarınızın yanı sıra taraftarlık yönünüzü de paylaşacağız. Nasıl Fenerbahçeli oldunuz, Ünal Bey?

     

    Belki klasik bir yanıt olacak ama ben kendimi bildim bileli Fenerbahçeliyim. Ailemden pek çok yakınım, babam Ömer Uzun da Fenerbahçe taraftarıydı. Çocukluğumdan kalan bütün hatıralarımda Fenerbahçe ve futbola dair bir şeyler var. Daha ilkokuldaydım, anahtarlığımda Fenerbahçeli futbolcuların isimleri yazılıydı. Bugün bile aklımda kalan 11’i sayayım size: Özcan, Osman, Basri, Avni, Naci, Akgün, Mustafa, Can, Şeref, Lefter, Ergun…  Bu isimler aynı zamanda milli takımın 1958 - 59 sezonundaki ilk şampiyon takımının oyuncularıdır.

     


    - Eğitiminiz ve kariyerinizden bahsedebilir misiniz? Sportif anlamda yöneticilik hayatınız nasıl başladı?

     

    Antalya doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Antalya’da tamamladıktan sonra, Kara Harp Okulu sınavlarına girdim, kazandım ve eğitimimi burada tamamladım. 24 senelik askerlik hayatımın yaklaşık 20 yılı Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda geçti. Burada 17 yıl boyunca Emir Subaylığı, Özel Sekreterlik Ve Özel Kalem Müdürlüğü görevlerini yürüttüm. Aynı zamanda yalnız Kara Kuvvetleri değil, Hava, Deniz ve Jandarma Genel Komutanlıkları’nın ve Genelkurmay Başkanlığı’nın çeşitli sosyal faaliyetlerine yardımcı oldum. 1988 yılında Hürriyet Holding’de Erol Simavi’nin danışmanlığını üstlendim. Hürriyet Holding’de çalışırken, eşzamanlı olarak Erşen Şirketler Grubu’nda genel koordinatörlük görevini üstlendim. Daha sonra ilk özel televizyon kanalı İnter Star’ın genel koordinatörlük görevini üstlendim. Daha sonra Kanal 6’da sanat koordinatörlüğü görevinde bulundum. Aynı dönemde Eski Movenpick Oteli’nin kuruluşundan İstanbul Princess olmasına kadar geçen dönemde yönetim kurulu üyeliği ve İspanyol Sol firmasının FSP Turizm işletmelerinde yönetim kurulu üyeliği yaptım. Güzel Sanatlar Saatchi&Saatchi Reklam Ajansı’nda genel koordinatörlük yaparken aynı şirketin kurduğu İnter-PR Halkla İlişkiler şirketinin yönetim kurulu üyeliği ve genel koordinatörlük görevlerini üstlendim. Halen sahibi bulunduğum Lobby Halkla İlişkiler şirketinin yönetim kurulu başkanlığını yürütmekteyim. Kara Kuvvetleri’ndeki görevim esnasında, Türk sporuna, futboluna ve futbolcularına kulüp ayırt etmeden hizmet etme imkânım oldu. Silahlı Kuvvetler’deki görevim esnasında Sayın Kemal Ulusu Federasyonu’nda yönetim kurulu üyeliğine seçildim ancak görevde olduğum için kabul etmedim. Daha sonra emekliliğimin ardından, 1989 senesinde Sayın Şenes Erzik, spor camiasındaki hizmetlerim nedeniyle beni ilk özerk federasyonun yönetimine davet etti ve TFF yönetiminde görev aldım.

     

     

    - 12 senedir önce eski başkanımız Ali Şen sonra da Sayın Aziz Yıldırım’ın başkanlığındaki yönetimlerde görev aldınız. Fenerbahçe’ye duyduğunuz sevgi sizi bu mevki ye getirdi. Fenerbahçe Spor Kulübü yönetim kurulundaki görev tanımınız ve sorumluluklarınız nelerdir?

     

    Sosyal işlerden sorumlu yönetim kurulu üyesiyim. Tüm sezon açılışları, şampiyonluk kutlamaları, 100. yıl kutlamaları, stat etkinlikleri ve daha sayamadığım tüm sosyal etkinliklerimizde arkadaşlarımla birlikte görev alarak, Fenerbahçe’mize yaraşır bir şekilde taraftarımıza ve tüm spor kamuoyuna ulaşmayı hedefliyoruz.

     

     

    - Sporla birebir ilgileniyor musunuz?

     

    Kendimi bildim bileli yönetici ve karar mekanizmasında yer alan biri olarak sporun içerisindeyim. Subaylık günlerimden bu yana her sabah düzenli olarak en az bir saat spor yaparım. Yüzerim, yürüyüş yaparım, jimnastik yaparım… Spor, her yaştan insanın sağlığı için çok önemli. Fiziksel olarak yaptığım sporla yaşam biçimimi birleştirmeyi başardım. Her zaman doğal beslenmeye çalışıyorum, doğal yiyecek ve içeceklere ilgim çok fazla. Dengeli ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarımı çevreme de aşılamaya çalışırım.

     

     

    - Geçmişten bugüne sizde iz bırakan sporcular kimlerdir?

     

    Şüphesiz bu soruya yanıt vermek çok kolay değil ama hemen aklıma gelen iki isim; Lefter ve Can Bartu.

     

     

    - Amatör şubeler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

     

    Dünya’da, özellikle de Batı’da sportif anlamda mesafe kat etmiş tüm ülkeler ve onların kulüpleri amatör dalları yapılanmalarının merkezine koyarlar. Amatör şubeleri ve yapıları baş tacı ederler. Ülkeler için de sporun ve spor sevgisinin tabana yayılması için amatör şubelerin önemi çok çok büyüktür. Biz Fenerbahçe yönetimi olarak, Türkiye’de bu işin öncülüğünü yaptığımızı söylemekten gurur duyuyoruz. Burada başkanımız Sayın Aziz Yıldırım’ın vizyoner kişiliğinin ve liderlik özelliklerinin altını çizmek isterim. Aziz Başkan, Türkiye’de yapılmayanı yapmış ve amatör şubelere çok büyük destek vermiştir. Amatör yapılar, her spor dalında adeta kılcal damar işlevi görür. Bunun önemini anlamak ve ona göre politikalar geliştirmekse, ancak gerçek anlamda sporun ve sporcunun değerini anlamış; bu işin tekniği kadar sosyolojisini de çözmüş liderlerle mümkün olabilir. Türkiye’de Fenerbahçe’nin özellikle son yıllarda açtığı bu yoldan, diğer büyük kulüplerimizin de ilerlemesini temenni ediyorum.

     

    - Pek çok insanın aklına “Disiplin” denince baskı gelir. Disiplinse davranışı yönlendirmeyi amaçlayan bir eğitim yöntemi aslında… Subay emeklisi olarak disipline bakışınız nedir? Askerlik ve spor alanlarındaki disiplini karşılaştırabilir misiniz?

     

    Disiplin denince akla baskı sözcüğünün gelmesini doğrusu yadırgıyorum. Disiplin nedense bize soğuk, katı, hayatı zorlaştıran bir şey gibi tarif edilir. Oysa disiplin insanların, kurumların ve toplumların hayatını kolaylaştıran kurallar bütünüdür ve hem toplum hayatında hem de bireysel hayatta günümüzü, saatlerimizi nihayetinde hayatımızı daha mutlu yaşamamızı sağlar. Ben disipline bu çerçeveden bakıyorum ve işime de bu anlamıyla yansıtıyorum. Sadece askerlik ve spor olarak değil; hayatın bütününde disiplini bir düzenleyici, bir kolaylaştırıcı olarak kullanmanın önemine inanıyorum. Her şeyin aşırısı insanı da ortamı da rahatsız edebilir; benim bahsettiğim her şeyin dozunda olduğu; plan ve programa bağlı yaşayarak hayatı kolaylaştırmak.

     

     

    - Kendi hayatınızdan örnek verebilir misiniz?

     

    Zaman ve enerji ayırdığım pek çok meşguliyetim var. Mesleki örgütlerde, sivil toplum kuruluşlarında öteden beri etkin görev alıyorum. Antalya Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucularındanım, 1985’ten beri bu vakıfta yönetim kurulu üyeliğini de sürdürüyorum. Ayrıca Türk Kalp Vakfı’nın mütevelli üyesi ve başkan danışmanıyım. Yine Türk Karaciğer Vakfı’nın yönetim kurulu üyesi, Magazin Gazeteciler Derneği’nin şeref üyesiyim. Türkiye Polis Teşkilatı Şehit, Dul ve Yetimleri Eğitim Vakfı’nın da yönetim kurulu üyeliklerini yürütmekteyim. Sayın Şenes Erzik’in başkanlığındaki ilk özerk federasyonda yönetim kurulu üyeliği yaptım. Futbol Federasyonu Başkanı Sayın Şenes Erzik’in baş danışmanlığını yürüttüm ve Milli Takımlar Komitesi’nde halkla ilişkiler ve danışmanlık görevlerinde bulundum. Ayrıca 1996-98’de Sayın Ali Şen başkanlığıyla başlayan Fenerbahçe Spor kulübü yönetim kurulu üyeliği görevini 1998 yılından bu yana Sayın Aziz Yıldırım başkanlığında sürdürmekteyim. POPSAV’ın (Popüler Müzik Vakfı) kurucularından, uzun süre yönetim kurulu başkan vekilliği yaptım. Aynı zamanda Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi üyeliği, Profesyonel Futbolcular Derneği şeref üyeliği, Türk Futbol Adamları Derneği yönetim kurulu üyeliği yaptım. Halen Türkiye Futbol Vakfı yönetim kurulu üyeliklerini de yürütmekteyim. Bunları neden mi sayıyorum? Bu kadar farklı alanda, bu kadar aktif çalışabilmemin ve bütün bunlardan şikâyet etmememin temelindeyse “Disiplin” dediğimiz hayatımı kolaylaştıran kurallar yatıyor. Dolayısıyla disiplin benim sözlüğümde baskı değil, aksine hayatımı düzenleyen unsurlar bütünüdür. 

     

     

    - Pek çok şapkayı bir arada başarıyla taşıyorsunuz. Sizin gibi sosyal sorumluluk projelerinde bulunmak veya üstlenmek isteyen okuyucularımız için neler önerirsiniz?

     

    Bu tür çalışmalara şöyle bakıyorum: Hepimiz bu dünyada belirli bir hedefle koşturuyoruz; kendimize ve en yakın çevremize faydalı olmak için çaba harcıyoruz. Böyle koşup dururken bazen dünyamızı çok küçültebiliyoruz. Oysa çevremiz sadece en yakınımızdaki dar çevreyle sınırlı değil. Bizden yardım bekleyen, belki bizim için çok önemsiz görünen küçük bir çabayla dünyası değişecek, yaşam şartları ya da bilinci değişecek öyle çok insan var ki… Kişisel sorumluluklarımızın yanı sıra içinde yaşadığımız topluma ve insanlığa karşı da bazı sorumluluklarımız olduğunu düşünüyorum. Herkesin toplum için yapabileceği mutlaka bir şey vardır. Bütün mesele kendimize, çevremize ve nihayet yaşadığımız çevre ve topluma karşı duyarlı olmak. Ben bunu yapıyorum ve gerçekten bununla huzur buluyorum. Bütün taraftarlarımıza da zamanlarını doğru yöneterek, bu tür sosyal sorumluluk çalışmalarına destek vermelerini öneriyorum.

     

     

    - Lobby Halkla İlişkiler şirketinin yönetim kurulu başkanısınız. Kurumsal iletişim, medya ilişkileri, pazarlama iletişimi ve etkinlik yönetimi alanlarında hizmet veren Lobby PR, 7. Altın Pusula Halkla İlişkiler Yarışması’nda “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” kategorisinde ödüle layık görüldü. Misyonunuz ve vizyonunuz nedir?

     

    Lobby PR olarak iletişim danışmanlığı sektöründe 1992 yılından bu yana faaliyet gösteriyoruz. Mesleğin tepe kuruluşu olan Uluslararası Halkla İlişkiler Birliği’nin (IPRA) üyesiyiz. 2008 yılı içinde TÜHİD’in 7. Altın Pusula Halkla İlişkiler Ödülleri kapsamında bir değil, aslında iki ödül birden aldık. “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” kategorisinde “Tansaş-Ariel Bağış Kampanyası&Meslek Edindirme Atölyeleri” ve “Kategori Dışı Projeler” kategorisindeyse “Koç Holding - İstanbul Bienali Sponsorluğu” ile ödüle layık görüldük. Bu ödül elbette iş ortaklarımız kadar bizi de mutlu etti. Bizim temel bakışımız; iş ortaklarımızla kalıcı ilişkiler kurarak, karşılıklı güven içerisinde hizmet çıtamızı her geçen yıl daha da yükselterek ilerlemek. Lobby’de güven her şeydir. Çünkü ben sahip olduğum her şeyi, en başta Ünal Uzun ismini bu sayede kazandım. Müşterilerimizle uzun soluklu, güvene dayalı ilişki geleneğimizi çocuklarımın da aynen devam ettirmesi beni çok mutlu ediyor. Onlar bu işi birkaç adım da ileri götürdüler. Çok iyi eğitim aldılar, ailevi ve kurumsal değerlerimizi özümsediler ve başarıyla yola devam ediyorlar. Ben temel felsefemi, prensibimi “Eğer karşındaki insana faydalı olmak istiyorsan, kendini onun yerine koyarak onun gibi düşünmeye çalış” sözüyle özetleyebilirim. Bu benim her dönemde pusulam olmuştur. İşte Lobby PR’daki sistemimizin temelinde de bu var ve bunu çocuklarımın ve profesyonel ekibin başarıyla uyguladığını görmek bana büyük mutluluk veriyor.

     

     

    - Bir iş adamı olarak 2009’da bizi nasıl bir Türkiye bekliyor sizce?

     

    2008 yılının son üç ayında küresel ekonomik krizin Türkiye üzerindeki yansımalarına paralel gelişen genel endişe ortamı ve bu durumun ekonomide yarattığı durgunluktan PR sektörünün de etkilendiğini söyleyebilirim. Son üç aylık döneme kadar canlı ve yüksek moralli bir yıl geçiren PR sektörü, son çeyrekte kriz havasının etkisiyle biraz daha temkinli bir iyimserlik içine girmiş ve nihayet bazı alanlarda ‘duraklama’ ortamıyla karşı karşıya kalmıştır. Biz içinde bulunduğumuz sektör açısından 2009 yılında, diğer sektörlerdeki beklentilerin aksine gelişimin devamını öngörüyoruz. Şirketlerin kriz ortamında farklılaşma ve tüketiciye ulaşma konusunda reklâm harcamalarından kısıp, PR çalışmalarına daha da ağırlık vereceklerini, daha önce profesyonel PR şirketleriyle çalışmamış şirketlerin de bu tür bir arayışa gireceklerini tahmin ediyoruz. Nitekim Ocak ayında iki yeni şirkete hizmet vermeye başladık; bu iki kuruluş da ilk kez bir PR şirketiyle çalışıyorlar, daha önce hiç böyle bir hizmet almamışlar. Bana göre önümüzdeki dönemde şirketler PR bütçelerinde küçülmeye gidecek olsalar da, bu alanda aldıkları hizmetten vazgeçmeyeceklerdir. Temennilerimize gelince; elbette herkese, tüm insanlığa barış, huzur, sağlık ve mutluluk dolu günler diliyorum.

     

     

    - Fenerbahçe ile ilgili bir anınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

    Genelde hayatıma dâhil ettiğim kişileri, tanıklık ettiğim olayları pek unutmam. Dolayısıyla anı biriktirmek konusunda hayli iddialıyım… Ancak o zaman da içinden seçim yapmak çok kolay olmuyor. Düşünün; Fenerbahçe yönetiminde olduğum sürece tam beş şampiyonluk yaşadım, bunun gururunu kelimelerle tarif edemem. Fenerbahçe o kadar hayatımın içinde ki; düşündüğümde aklıma sayısız anı geliyor. Son dönemden ilk aklıma gelen uzatmaya giden ve penaltılarla yendiğimiz Sevilla maçı. 4 Mart 2008. Biraz daha geriye gittiğimizde Manchester United’ı 40 sene sonra kendi sahasında 1–0 yendiğimiz maçı da hiç unutamamam… Old Trafford Stadı, 30 Ekim 1996. O maçla ilgili unutamadığım bir başka olay da, maçtan önce yönetim kurulumuza verilen yemekte, arkadaşlarım gelip bana teşekkür etmesiydi. Nedenini Manchester United’ın kulüp müzesini gezince anladım. İstanbul’daki maçtan önce Manchester’a verilecek hediyeleri bizzat seçmiştim… Türk sanatını ortaya koyan çeşitli eşyalardan bir set oluşturmuştuk. Bu parçaları çok beğenmişler ve müzeye koymuşlar. Gerçekten çok önemli bir yer olan kulüp müzesinde sergiliyorlar. Bundan çok kıvanç duydum.
    Ayrıca hem Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım’ın yöneticilik anlayışını yansıtması hem de Fenerbahçeli olmanın ayrıcalığını hissettiğim bir anımı da paylaşmak isterim: Bu olay, 14 Mayıs 2006’da, Denizli’de şampiyonluğu kaçırdığımız maçın ardından tezahür etmiştir. O gün şampiyonluğu kaybettiğimiz maçın ardından tüm yönetim kurulu üyelerimiz gibi, ben de gözyaşlarımı tutamaz haldeydim. Gerçekten çok ama çok üzgündük. O karmaşa ve müthiş hayal kırıklığı yaşadığımız ortamda, Aziz Başkan yanımıza gelerek “Arkadaşlar böyle olmaz. Lütfen geleceğe bakalım ve metin olalım. Biz Fenerbahçeliyiz. Biz her şeyden önce iyi sportmenleriz. Ünalcığım Serkan Acar ile birlikte şimdi soyunma odasına git ve futbolcularımızı toparla ama önce siz kendinizi toparlayın” dedi. Bu tablo aslında pek çok açıdan çok öğreticidir. Aziz Başkan’ın bu duruşu, Türkiye’de futbol sahasında ve dışında tezahür eden tüm tatsız olayların da önüne geçecek, bambaşka bir mantalitenin ifadesidir. Futbol neticede bir oyun. Başkanımız da bize o gün çok zor bir anda bize bunu hatırlatmıştır. Her durumda birlik olmanın önemini anımsatmış ve bir anlamda bizi göreve davet etmiştir. Gerçek bir görev adamı olduğunu, gerçek bir lider olduğunu, tıpkı bir orkestra şefi gibi takımını yöneticisiyle, futbolcusuyla birlikte düşündüğünü, idare ettiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Ve ben o gün bir kez daha Fenerbahçe’ye yönetim kurulu üyesi olarak hizmet vermenin heyecanını ve gururunu yaşadığımı hatırlıyorum.

     

     


    - Maçları seyrederken uğurlarınız var mı? Yendiğimizde ve yenildiğimizde karşımızda nasıl bir Ünal Uzun vardır?

     

    Bazı dualarım vardır, her maçtan önce mutlaka o duaları okurum. Yenince bütün bir haftamın çok iyi geçeceğine inanırım, gerçekten de öyle olur… Yenilince, büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntü yaşarım. Bazen evden çıkmak istemem, gördüğümden, konuştuğumdan bir süre zevk almam. Fenerbahçe’nin sportif sonuçları benim günlük hayatımı çok etkiler.

     

     

    - Evlisiniz ve iki çocuğunuz var. Bu arada Fenerbahçeli bir de torun sahibi olacaksınız. Ailenizden bahseder misiniz?

     

    Evet, 2009’da inşallah ilk kez dede olacağım. Oğlum Ömer ve gelinim Funda’nın bir oğlu olmasını bekliyoruz. Farklı, güzel bir duygu daha şimdiden… Benim bir oğlum ve bir kızım var. Oğlum Ömer, Lobby PR’ın yönetim kurulu başkan yardımcısı. Lobby’deki görevinin yanı sıra sahibi olduğu 4U adlı şirketle sportif alanda danışmanlık hizmeti vermekte. Türkiye’deki az sayıdaki FIFA Agent’ından biri. Ayrıca Match Agent belgesi de var. Futbolla çok yakından ilgileniyor.
    Kızım Özge ise; Lobby PR’ın genel müdürlüğü görevini yürütmekte, çok ciddi bir sorumluluğu büyük bir başarıyla ve özveriyle üstlenmiş durumda. Gecesini gündüzüne katarak, donanımlı profesyonel bir ekibi idare ederek kararlılıkla bizim bayrağımızı tepelere taşıyor. Ömer İngiltere’de, Özge İspanya’da eğitimini tamamladı. Gelinim Funda ise müşteri ilişkileri koordinatörü olarak yine bizimle birlikte çalışıyor ve işimize çok büyük değer katıyor. Biz aile ortamında yakaladığımız birlik ve beraberliği iş ortamına da taşımayı başarmış; birlikte gülüp birlikte ağlayabilen bir aile olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Hayatta beni en çok mutlu eden ise; Lobby PR’da kuruluşundan bu yana büyük bir titizlikle oluşturduğum değerler dünyasına kendi çocuklarımın yabancı olmaması; hatta bu değerleri kendi eğitimleri ve anlayışlarıyla da çok daha ileri bir seviyeye götürmek için sürekli çaba harcamaları.

     

     

    - Okuyucularımıza bir mesajınız var mı?

     

    Fenerbahçe taraftarı olmak bana göre sadece sarı-lacivert renklere tutkun olmak ve bir spor kulübünü desteklemekten çok daha farklı, özel bir durum. Biz Fenerbahçeli yöneticiler olarak, taraftarımızın her şeyin en iyisine layık olduğunu biliyoruz ve tüm çalışmalarımızı o ciddiyette ve sorumlulukta gerçekleştiriyoruz. Taraftarlarımızın da en iyisini istemek tabii ki hakkı. Ancak burada önemli olan şu; o da Fenerbahçe sporda çok önemli bir markadır; marka olmanınsa sorumlulukları vardır. Nihayetinde futbol bir oyun ve bu oyun hiçbir zaman insan hayatının, onurunun üzerinde önem taşımaz. Sporda centilmenlik, oyun keyfidir önemli olan. Bundan hep birlikte keyif aldığımız sürece hem Fenerbahçe’yi hem de Türk sporunu ileri götürürüz. Sevinerek söylüyorum ki, özellikle son yıllarda Fenerbahçe taraftarı bu açıdan Türkiye’ye örnek olmaktadır; stadımız artık ailelerin de gittiği, büyük Fener camiasının mutluluk ve hüznü aynı olgunlukla yaşadığımı sıcak yuvamız haline geldi. Bunda Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım ve yönetimdeki arkadaşlarımızın çok büyük katkısı var. Ama şu da bir gerçek ki; taraftarımız da bu özlenen tabloya çok büyük katkıda bulunuyorlar. 

     

     

    - Fenerbahçe Dergimiz hakkında düşünceleriniz nelerdir?

     

    Çok kaliteli bir yayın… Fenerbahçe camiasını bir araya getiren, birbirimizi daha yakından tanımamızı sağlayan seviyeli, saygın bir mecra. Ben her satırını dikkatle okumaya gayret ediyorum ve her sayısında mutlaka kesip saklamak istediğim bölümler oluyor. Camia içindeki iletişimimiz için çok önemli katkılarda bulunuyor dergimiz. Bu vesileyle emeği geçen tüm arkadaşlarımıza ve size teşekkür etmek isterim.

     

     




    Videolarım
    Site Haritası
    Ziyaret Bilgileri
    Aktif Ziyaretçi1
    Bugün Toplam22
    Toplam Ziyaret136618