Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

  • Can Bartu/Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi: Şubat 2007 - 16/12/2009
  •  

     

     

    HERKES HADDİNİ BİLECEK ONA GÖRE OYNAYACAK

      Potadan filelere… Efsane futbolcumuz Baron Can Bartu
     

    İlk ağızdan dinledim başarıyla geçen spor yaşamını. Aynı anda hem basketbol hem futbol. Galatasaray potasına 28 sayı bıraktıktan sonra aynı gün Fenerbahçe stadında Göztepe’nin filelerini delen oyuncu. En önemlisi de doğuştan taraftarı olduğu takımında yapıyordu bu skorları. O ne müthiş bir klas, o nasıl bir teknikti… Ne kadar büyük bir futbolcu ve ne kadar düzgün bir kişilik…


    Karşımızda çok şık bir beyefendi, bir efsane vardı. Her Fenerbahçelinin en büyük hayali onu sahalarda formasıyla görebilmekti aslında. Her şeyi o kadar güzel ve içten anlattı ki, bir de üzerine 100. yıl formamızı giymesiyle götürdü bizi o günlere.. Kimileri İstanbul’un Sivori’si, kimileri Sinyor Bartu, kimileri Baron Bartu diye hitap ediyor ona. Benim seçimim Baron Bartu’ dan yana. Basketbolda ve futbolda gereken tüm yeteneklere fazlasıyla sahipti. Aynı anda her iki branşta başarılı olan tek sporcumuzdu. Avrupa kupalarında da ilk finali oynayan oyuncumuz olarak da pek çok ilke imza attı. 1969’da futbol hayatını noktaladı. Can Bartu 1936, İstanbul doğumlu. Halen medyada yaptığı spor yorumlarıyla deneyimlerini ve gözlemlerini bize aktarmaya devam ediyor. Onur duymamıza neden olan bu röportaj için kendilerine Fenerbahçe Dergimiz adına sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.


     
    Biz aramızda “Fenerbahçeli olunmaz Fenerbahçeli doğulur.” deriz her zaman. Peki siz nasıl Fenerbahçeli oldunuz Can Bey?


    Ben de doğma, büyüme Fenerbahçeliyim. Babam Fenerbahçe’nin kurucularındandır. Gözümüzü İlk Fenerbahçe ile açtık. Moda-Kadıköylü’yüm. O zamanlar Kadıköy havalesinde hemen hemen 3-4  kişi Galatasaraylı, Beşiktaşlıydı. Geri kalan herkes Fenerbahçeliydi. Yıllar geçtikçe nüfus çoğaldı, farklılaştı. Ama burada doğup büyüyenler hep Fenerbahçelidir.


    Fenerbahçe’deki spor hayatınız nasıl başladı?


    Fenerbahçe’ye genç takımda basketbolla başladım. Önder Daim diye bir antrenörümüz vardı. Bana çok büyük emeği geçmiştir. Allah rahmet eylesin. Basketbol genç takımda oynarken futbol takımına geçtik. Zorla oynattılar.


    Futbola başlayışınız nasıl gerçekleşti?


    Bir maçta genç takımda takım kaptanıyım. Edirne’ye gittik ve Türkiye şampiyonuyuz. Tabii futbolcular bize nazaran daha zayıf ve kısa boylular. Onlar çıktılar, Edirne karşısında 3-0 yenildiler. Biz çıktık yendik tabii. O vakit Reşat Erte vardı antrenör. Aynı otelde kalıyorduk. Fenerbahçe’nin genç takımına geldi “Siz de hiç futbol oynayan var mı?” diye sordu. “Var bir tane, müthiş” dediler. Bir de kaleci Esat vardı bizde pivot oynayan. Sabahleyin ikimizi top oynamaya çıkardı. “İyi tamam bunlar oynasın” dedi. Biz de oynadık. Maçı kazandık. Ben mükemmel goller attım. Ortalık birbirine girdi. Beni omuzlarına aldılar. Tabii ben de büyük keyif aldım. Müthiş bir ortam oldu, ondan sonra döndük geldik, “Sen futbol oynayacaksın.” dedi. “Ben futbol oynayamam, basketbol oynuyorum” dedim. Sonra Pazar günleri gidip Fenerbahçe Stadı’nda hazırlık maçları yapmaya başladık. Böyle başladı futbol hayatım. Sonra beni A takımına aldılar. Ama bu arada basketbol oynamaya da devam ediyordum. 


    Çabuk alıştınız mı futbola?


    Basketboldan geldiğim için popülerdim. Zaten Milli takımda da oynuyordum, o havaya alışıktım. Tabii futbol farklı, çok çok büyük tezahürat var ama kimlerle oynuyorsam oynayayım oyunlar beni fazla etkilemezdi, aynıydı. Ben o takıma, takımımın ve kendimin gücüne bakardım.


    Teknik direktörlerinizle iletişiminiz nasıldı?


    Herkesle aram çok iyiydi. Ben bir kere disiplinsiz değildim. Öyle antrenmana geç geleyim, o antrenmana çıkmayayım. Hiç öyle problemlerim olmadı. Hep esprili olduğum için herkes beni çok severdi. Bilhassa antrenörü bazen tenkit ederdim. Bunu yanlış yapıyorsunuz, bunu doğru yapıyorsunuz. Sorun olmazdı. Benim “Oynamak istedi, istemedi” gibi sorunlarım da yoktu.


    Futbolla tanıştığınızda kendinize örnek aldığınız futbolcu kimdi?


    Tabii o zamanlar herkesin idolü Lefter gibi oynamaktı. Ama Lefter gibi olmak için biraz da onun kabiliyetine sahip olmak lazımdı. Büyük bir kabiliyetti. Bilmiyorum benim öyle bir yeteneğim var mıydı? Eğer futbolcuysanız tüm Fenerbahçelilerin kafasındaki futbolcu Lefter’dir ve onun gibi olabilmek..


    Araştırdığım kaynaklara göre sarı lacivert forma ile 326 maç 162 gol attınız…


    İsmet Pulcu’nun istatistiğine göre tüm hakemli maçlarda 284 tane gol atmışım.


    Fenerbahçe’de oynarken en çok gol atmak istediğiniz takım hangisiydi?


    Her maçta gol atmak isterdim. Ama atmaktan çok attırmaktan daha fazla hoşlanırdım. Bir adam var santrfor oynar sahada hiçbir şey yapmaz, sadece golü düşünür ve gol atar. Ve sonunda gol attı diye kahraman olur. Benim öyle bir fikrim yoktu. Gol pası vermek ve iyi oynamak daha önemliydi benim için..

       
    En iyi anlaştığınız oyun arkadaşınız?


    “Puşkaş Ergun” lakaplı Ergün Öztuna takıma sonradan İzmir’den gelmişti. Onunla çok iyi anlaşırdık. Egoist olmayan bir futbolcuydu. O zamanlar Fenerbahçe’de top oynarken herkes haddini bilirdi. Şimdi bakıyorsunuz çoğu süper star gibi oynamak istiyor ve hatalar yapıyorlar. Herkes haddini bilecek ona göre oynayacak.


    Maça çıkmadan önce uğur getiren herhangi bir simgeniz veya hareketiniz var mıydı?


    Hayır.


    Derbi maçları öncesi duygularınız?


    Bir keresinde bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı oynayacağız. Ben bir gece evvel yattım uyudum. Hatta herkes bana kızdı: “Nasıl rahat uyuyabiliyorsun?” diye. Basketbolda derbileri oynadığımdan fark etmiyordu bana. Ama bir stres de oluyordu tabii. Galatasaray 1 puan öndeydi. Maçı 3-0 kazandık. O sene, o maç sonunda Fenerbahçe şampiyon oldu.


    Türk milli takım formasını basketbol ve futbolda da giyerek her iki branşta da ülkemizi temsil eden tek sporcu oldunuz. Futbolda ilk milli maçınız hangi ülke ile oldu? Bu ilk milli maçınızdaki hisleriniz…


    Top oynamaya başladığımdan 3 ay sonra ilk milli maçta oynadım. Polonya ile oynadığımız bir maçtı. Milli maç farklı, soyunma odası farklı, seyirci farklı o atmosfer, o milli hisler farklı. O zaman daha mı kuvvetliydi bu hisler nedir. O formayla İstiklal Marşı söylemek çok farklı bir duygu.


    Sizin futbol oynadığınız yıllardaki Türkiye-Avrupa şartlarını kıyaslarsak…


    Şu anda aralarında fark yok. Ama o zamanlar fark çoktu. Biz haftada iki kere antrenman yapardık: Salı ve Perşembe. Çarşamba, Cumartesi ve Pazar da lig maçı oynardık. Avrupa çok farklı, halı gibi sahalar. Bizim buralar balçık çamur. Avrupa’da futbolcuya başka bir şekilde ihtimam gösteriyorlar. Tesisler, formalar güzel. Bizimse yırtık formayla bile çıktığımız oldu. Beşiktaş Stadyumu’nda o büyük tribün yoktu, oradan buz gibi rüzgar eserdi. Bizim merserize ince formalarımız vardı. Soğuk delip geçmesin diye içimize bir öne bir arkaya gazete kağıdı koyardık. İtalya’dayken formalarımız yündü. İçine atlet verirlerdi. Şimdi Türkiye’de de bunları veriyorlar. Tek fark burada kimi yarım kollu kimi uzun kollu çıkıyor. Orada böyle bir şey yok. 


    İlk Avrupa transferiniz nasıl gerçekleşti?


    Avrupa toplam 7 sene sürdü. İlk Fiorentina’da oynadım. Oradan, Venezia’ya kiralık gittim. Sonra tekrar Fiorentina’ya döndüm. Sonra Lazio satın aldı. Fiorentina’ya giderken Fenerbahçe benden çok kazanmıştı.


    Yeni ülke, yeni takım, yeni taraftarlar. Bu yedi sene içinde eksikliğini yaşadığınız neler oldu?


    En başta insan olarak derdimi anlatamıyordum, sonra yavaş yavaş attım onu üstümden. Türkiye ile İtalya arasındaki fark, onlar daha mantıklı düşünüyorlar daha bilinçli oluyorlardı. İtalya’da oynanan maçlar ancak birkaç gün konuşulur. Ondan sonra da gelecek maçlar konuşulur. Bizde ise çok da fanatik. Çok şeyler yapmış biri olarak oraya gittim. Onlar beni çok sevdiler, futbol stilimi zekamı sevdiler. Hiç yabancılık çekmedim.


    Sinyor’dan önce burada bir lakabınız var mıydı?


    İtalya’da herkese “Sinyor” diyorlardı. Halbuki ben buradan giderken benim lakabım Baron’du. Aslında sinyor lakabını alarak küme düştük. (Gülüyor)


    Peki döndükten sonra ülkemizle kıyasladığınızda ne gibi prosedürler garip gelmeye başladı?


    Ben İtalya’dan geldim. Fenerbahçe’de oynuyorum. Ankara’ya gidiyoruz. O zamanki ismiyle Yeşilköy Havalimanı’nda yemek yiyoruz. Bir tane ufak şarap istedim. Bu problem oldu. İdareciler  “Vay şarap içiyor” dediler. İtalya’da herkes şarap içiyor. Tabii 5 şişe şarap içmiyor ama bir ufak yani bir kadehlik şişelerde suyla karıştırır içerdim daha hafif olsun diye. İtalya’da 4 kişilik masaya bir litre şarap bir de mineral su verirler. Yemekte bu içilirdi. Eğer bir tane daha isterseniz antrenöre gidersiniz, izin alırsınız, bir tane daha doldurursunuz. Ama ben ikinci bardağı almaya kimsenin gittiğini de görmedim. Biz bazı kavramları çok abarttık. Mesela kamp yapıyorsunuz bir şehirde, maça çıkacaksınız, “Aman kamptan çıkmasın.” derler. Yurt dışında öyle değildi. Futbolcular dolaşırlar, kahve içerler, otururlar, yemeğine saatinde gelirler. Gece yatacakları zaman, zamanında yatarlar. Nereye gittin, ne yaptın problem olmaz. Bunlar bizde hep problemdir.


    Fiorentina-Glasgow Rangers maçı ile Avrupa Kupaları’nda final maçı oynayan ilk Türk futbolcusu oldunuz… (1.1.1961)


    Fiorentina kupada finale kalmış, ben de gidince Glasgow’da Hydenpark’ta Atletico Madrid’le oynadık ve 1-1 berabere kaldık. Öyle bir yağmur vardı ki elinizi çıkartamazsınız. 1-1 bitmişti maç.


    Yıl 2007… Geçmiş yıllarla karşılaştırırsak şu an nasıl bir Fenerbahçe var?


    Şu anda gayet iyi durumda, tabii dileğimiz iyi neticeler alabilmek. Çünkü mükemmel bir stadyum var, antrenman sahaları var. Biz öyle bir stadyumda antrenman yapıyorduk ki bir taraftan otlar çıkmış, bir tarafta çamur. Çamura bassan bir türlü basmasan bir türlü.  Mithatpaşa’da oynuyoruz, o zaman orası da aynı şekilde balçık çamur. Şimdi gayet bilgili doktorlar. O zamanlar bir ortopedist doktor vardı. Bizle meşgul olurdu ama bilgisi biraz kısıtlıydı. Şimdi her şey çok farklı ve modern.


    Sizi heyecanlandıran ya da sıkıntı yaşadığınız dönem hangisiydi?


    Beni heyecanlandıran olay tabii İtalya’ya gitmem. Gidecek miyim, gitmeyecek miyim, başarılı olacak mıyım? Bayağı sıkıntılı bir dönem geçirmiştim.


    Spor hayatınızda yaşadığınız en kötü anınız?


    O zamanki idarecilerle problemim vardı. Onların derdi benim Fenerbahçe Spor Kulübü’nün başına geçmemem, yönetici olmamam. Ben de bunu istemiyordum ama o zamandan yolu kesmek istediler. Aslında benim yönetimde yer almak gibi bir idealim de yoktu. Öyle bir tedirginlik duydular, beni satmak istediler. Fenerbahçe camiası ayağa kalktı. En kötü anım o. Halbuki her kulüp başarılı futbolcusuna sahip çıkmalı. Benim böyle şeylerde gönlümde yoktu. Teknik direktör olsun, kulüp başkanlığı olsun hiçbir zaman yer almak istemedim. Ayrıca üç kez başkanlık teklif ettiler, kabul etmedim.


    Sizce sporcuların endişeleri nelerdir?


    Şu andaki sporcular bizim zamanımızdaki sporculardan çok farklıydı. Bizim zamanımızda ve bizden evveller arkadaş topluluğu içinde kimin parası varsa o yemek parasını verirdi. İdareciler fazla medya önünde değillerdi. Gazeteciler onlarla fazla konuşmazdı, televizyon da yoktu, spor sayfaları da azdı. Şimdikiler yazmak için bir de malzeme istiyorlar. Spor hayatında sakatlığın uzun sürmesi korkutucudur. Bir keresin de menüsküs oldum. Karar verdim İtalya’ya gideceğim. Hastanede yer ayırttılar. Bazı idareciler “mahsus yapıyor, oynamak istemiyor” dedi. Oysa ki her futbolcu oynamak ister. Gittim iç menüsküs ameliyatı oldum. İki hafta sonra da maça çıktım Ankara’da kupa maçında Ankara Demirspor’a. 40 metreden de gol attım. O devirdeki idarecilerde bir itimatsızlık, bir tuhaflık vardı. Yani Türkiye’de o devirde idareci hep kendine bir rant sağlamak bir yerlere yükselmek için Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başkan olmak isterdi. Bu arada tabii ki Fenerbahçeli olanlar da var. Sayın Aziz Yıldırım için böyle bir şey söz konusu değil. Çünkü Aziz başkanın kendi işleri var. Hiç bir beklentisi, çıkarı yok.


    Sakatlanmaktan korkar mıydınız?


    Ben sakatlanma riskim olur diye düşünüp topa girmemezlik etmem. Korkak tipler vardır. Hele İtalya’da korkak damgası yediniz mi üstünüzden atamazsınız.


    100. yılda şampiyonluk ile ilgili beklentileriniz?


    Bu 100. yılda şampiyon olmak da yeni çıktı. Bu beni hiç enterese etmiyor. Ben güçlü bir Fenerbahçe futbol takımı istiyorum. Güçlü oynayan rakibini ezen, sirküle eden ama sonuçta kazanmayı da bilen. Güçlü bir takım oluşursa o zaman stadyum dolar ağzına kadar, dışarıda insanlar bekler, o biletler 5 senelik, 10 senelik satılır. Öyle bir takım Avrupa’da da başarılı olur. Yani 100. yılda Beşiktaş oldu. Galatasaray olmadı. Benim böyle takıntılarım yok. Tabii bu arada şampiyon olursa güzel olur, şık olur.


    Eski sporcular olarak bir araya gelebiliyor musunuz? Vakıf organizasyonlarınız oluyor mu?


    Vakıf kurulduğunda ilk vakıf başkanı bendim. Sonra ayrıldım, istifa ettim. Herkesin kendi yoğun çalışmaları var. Ben onlardan büyüğüm de. Toplanıp toplanmıyorlar mı bilemiyorum.


    Şu anki Fenerbahçe basketbol ve futbol branşları hakkındaki düşünceleriniz?


    Basketbol güzel gidiyor. Son Barselona maçı başarılıydı. Atılım yaptılar. Ülker’le birleştiler. Ama henüz benim istediğim duruma gelmediler. Herkes kendi skorunu üretmeye gidiyor. Bir takım olarak oynamıyor gördüğüm kadarıyla, eline alan atıyor. Bu pozisyonu hazırlamanız lazım, halen ısıran bir takım değil. Futbola gelince zaman zaman yanlış transferler yapılıyor. Şimdi iki tane stoper oynuyor. Edu ile Lugano. Bunlar Avrupa’ da 2. sınıf oyuncular. Benim orada oynayacağına daha çok inandığım Can ve bir de Önder var. Bu ikisi de onlardan iyi oynar. Bir yeteneğiniz olacak ki yanınızda oynayan arkadaşınız hata yaparsa onu da kapatmaya çalışacaksınız. Şu an için böyle bir şey yok. Bir ikincisi büyük fedakarlıklarla starlar alıyor Anelka olsun, Ortega olsun. Bunları kulüp olarak kazanamıyoruz. Fenerbahçe teknik direktörünü en fazla müdafaa eden benim. Brezilya dışında da, 5 sene İtalya’da futbol oynamış. Nasıl tecrübesiz olur. Ama şimdi enteresan “Deniz iyi oynuyor” diyor. Ama Deniz iyi oynarken “Aurelio orada oturur” diyor. Aurelio niye otursun orada. Deniz oynarken koy onu da Deniz’in yanına. Şimdi Aurelio bekleyecek ki Deniz hastalansın, sakatlansın böyle bir şey olur mu? İkilik de yaratıyor böyle konuşmalar. Son yaptığı işlerde biraz sukutu hayale uğradım açıkçası.


    Kendinize benzettiğiniz futbolcu?


    Yok.

     

    Ya beğendiğiniz?

    Teknik olarak bakarsan Alex’i beğeniyorum ama çok ruhsuz oynuyor. Fenerbahçe kaybetmiş, kazanmış hiç ilgilenmiyor. Kendi markalitesi bu. Büyük bir enerji de sarf etmiyor.


    Yabancı olduğundan kaynaklanıyor olabilir mi?


    Zannetmiyorum, oyun karakteri bu.


    Size göre golün iyisi, kötüsü olur mu?


    Golün güzeli olur tabii ama gol goldür. Size puan getirecek golse en güzel gol odur. Bir de golün yapılışı var, şıklığı var, vuruşu var, topun gittiği yer var, topun hızı var bunların hepsi farklı. Ya da kaleciyi ters yere yatırıp, atmak var. Bunlar şık goller. Ama golse; gol, goldür.


    Gol demişken bir maçta da kalecilik yaptınız…


    Kalecilik yaptım. Turgay sakatlandı, ben geçtim kaleye. Milli maçtı. Türkiye-Romanya maçıydı. Bir tane gol yedim. O golü de bizimkiler attı, Büyük Ahmet. Kambur Ahmet derdik.


    Bir derbi maçı için kadro oluşturun dersem…


    Öyle işlere girmem ama orta sahada Appiah, Deniz, Aurelio olabilir. Bir antrenör oyuncunun kalitesini bilecek ve en iyi randıman verecek yerde oynatacak. Şimdi Tuncay’ı ele alın: Tuncay çok yetenekli bir futbolcu değil ama çok çalışan, koşan, mücadele eden ve müthiş kalbiyle oynayan bir futbolcu. Takımının kazanması için elinden geleni yapıyor. Belki fazla iyi niyetinden, belki fazla enerjisinden fevkalade, zaman zaman randımansız oynuyor. Fenerbahçe için topa vuruyor, diğerlerinden fazla koşuyor ama zannediyor ki o hızıyla herkesi geçecek. Kafa golü atıyor. Karambollerde topa vuruyor. Zamanlaması iyi. Ancak Fenerbahçe stadında gol atıyor “sus” diyor. Ya zaten seyirci gol bekliyor gol olunca da “sus” diyor. Millet bağıracak sevinecek. Böyle gariplikler içinde gidiyor. Antrenör böyle şey olmaz diyecek. Bugünkü oynadığı futbolla Tümer kaliteli bir oyuncu. Alex’i oynatmak istiyorsanız, Tümer oturacak. Alex kötüyse Tümer oynayacak. Bazı star oyuncular bazı maçlarda kötü oynayabilir. Mutlaka her maçta iyi oynayacak diye bir kural yok. Psikolojik durum oyununu etkiler. Daha da strese sokar, kendine olan itimadını kaybeder. Bir futbolcu sahada ne kadar rahat olursa, o kadar istediklerini düşündüklerini yapabilir. Ama stres içinde olursa randımanını düşer.


    Sizce yabancı futbolcuların faydalarının yanı sıra zararlı bir yönü de var mı?


    Büyük paralar veriliyor. Bu da kriz yaratabiliyor.


    Taraftarın gücü nasıl oyuna yansır?


    Maç başladıktan sonra oyuncular taraftarın bağırmasını pek duymazlar. Ama tabii Fenerbahçe taraftarı müthiş bir tezahürat yapıyor. Şimdi stadın üstü de kapandı, sahanın içine giriyor tezahürat. Tabii bu çok büyük bir güç. Protesto da etmiyor Fenerbahçe seyircisi, en güzel tarafı bu. Çünkü protesto ettiğinizde oyuncu kötü oynamışsa daha çok kaybedersiniz oyuncuyu. Bir oyuncuya kızabilirsiniz ama bir şey söylemeyeceksiniz. Fenerbahçe takımını hiç beğenmiyorsan küfür etmeye de gerek yok, maça gelmezsin. Yani zevk almadığın şeye yağmurda, çamurda neden gelirsin. Ama keyif alıyorsanız her şeye değer. Taraftarın olumsuz bir davranışında futbolcuların bazısı umursamaz, bazısının eli ayağı birbirine dolaşır. Bu futbolcunun kendine olan itimadından kaynaklanır.


    Genel olarak şimdiki futbolcularda size garip gelen olaylar var mı?


    Benim garibime giden, burada yeri geliyor 55. 000 seyircinin önüne çıkıyorsun, o futbolcu sahaya çıkıyor saçlar yağlı yağlı tıraş olmamış. Bir de maçı televizyon veriyorsa 20 milyon izleyicinin önüne çıkıyorsun. Pırıl pırıl çıksınlar. Bir de dövmeler. Onu da anlayamıyorum, niye dövme yapıyorlar? Arada bir kolunu da öpüyor kendi kendine. Herhalde bir isim yazmış. Bizim zamanımızda olsa alay konusu olurdu. Şimdi daha da acısını söyleyeyim bir takım sahada oynuyor. Bu takım gol attığı vakit takımı için gol atıyor. Şimdi bir tanesi Milli takımdaydı, gol pası veriyor boş kaleye gol attırıyor. Arkadaşı gol pası veren arkadaşını öpeceğine tribüne gidip elindeki yüzüğü öpüyor, bir şeyler yapıyor. Bu olmaz.
    Sen gol pası veren futbolcuya git. Takım budur, birleşmen lazım. Bazen sevinçle koşarken bir depar yapıyor maçın içinde yapması mümkün değil. Tutamıyorsun da adamı giderken, o anda sakatlık bile olabilir. Boynu, bacağı kırılabilir. Öpecekler ya ötekiler de, gelen giden adamın kafasına vuruyor. Böyle bir sevinme nerden çıkmış. Golü atan pişman olacak gol attığına.


    Sporcu nasıl olmalı?


    Düzgün hayat yaşayacak, yapılan davranışlar, tarzı, kimliği hepsi mantık çerçevesi içinde olacak. Profesyonelce yaşayacak. Çünkü büyük para kazanıyorlar ve oyunculukta zaman kısa. Ben profesyonel futbolcu iken 30.000 lira almıştım. O zaman bu paraya ev, araba gelmiyordu. Şimdi çok çok daha farklı. Bunu hakkedip, değerlendirmeliler.


    Maçları izlemeye sık sık gelebiliyor musunuz? Bir tribün anınız var mı?


    Rahat bir şekilde gelip, gidebiliyorum. Çok anım var tabii. Maç izlemek için çok küçüktüm. Fenerbahçe-Kasımpaşa maçı vardı. Cihat, Murat, Arap Samim oynuyordu. Arap Samim çok kötü oynuyordu. İki de gol attı. Tribündekiler; “Ya Arap Samim al o iki golünü de çek git ya” diye bağırdılar. Çok espriler olurdu kapalı tribünlerde.


    Vazgeçemedikleriniz…


    Purom. Bir bırakabilsem. 4 paket sigara içiyordum. Kasığımdan dizime kadar atardamar % 60  tıkandı. Kılcal damarları ilaçla açtılar. O yüzden puroyla devam ama bu da zararlı.


    Okuduğum bir yazıda çok zengin olduğunuz hatta daha ileri giderek petrolcü bir babanız olduğu yazıyordu? Bazı taraftarlarda size İstanbul’un Sivori’si diye hitap ediyorlardı.


    Tabii ki yok öyle bir şey. Halamın evi vardı Boğaz kıyısında Yeniköy’de, şu an Kalkavanlar’ın evi. İtalya’da çıkan dedikodular bunlar. İstanbul’un Sivori’si diye hitap ederlerdi. Sivori Arjantinli, Juventus’da oynayan müthiş bir futbolcuydu. Hatta derlerdi ki Pele buraya gelsin Sivori kadar oynasın. Sonra Pele’ye İtalya’da tedavi olurken soruyorlar “kaç gol atıyorsun senede”, “75 gol” diyor. “İtalya’ya gelsen kaç gol atarsın?” Tabii İtalya’da oyun daha sert “50 gol atarım” diyor. Ve İtalya’da 14 golle gol kralı oluyor. Sivori ilk 4 senede 29, 32, 33, 35 gol atmış, 7 tane ayak kırmış farklı bir oyuncu.


    Tek evlada sahipsiniz diye biliyorum…


    Evet Zeynep adında bir kızım var. Tekstil mühendisi, 43 yaşında. Zeynep, Fransa doğumlu.


    Program ve yazarlığınız devam ediyor. Memnun musunuz?


    Güzel gidiyor. Keyifli. Hürriyet’te spor yorumları, Kanaltürkte’de Osman Tamburacı ile spor programımız var.


    Taraftarlara mesajınız nedir?


    Oyuncuların iyi oynamaları veya kötü oynamaları önemli değil madem bu takımı seviyorsunuz maçlarda destekleyeceksiniz. İyi oynarken herkes destekler. Önemli olan kötü oynadığında da sonuna kadar yanında yer almak. Taraftar böyle belli edecek kendini ve farkını. Doğma, büyüme Fenerbahçeliyim. Basketbol ve futbola senelerimi verdim. Artı son senemde de para almadan oynadım. Buna rağmen bugün Galatasaray daha iyi oynarsa bunu söylerim. Söyleyemesem bu beni rahatsız eder. Söylerken de rahatsız olmuyor muyum tabii oluyorum. Ama sonuna kadar Fenerbahçeliyim.


     Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi: şUBAT 2007
    Röportaj Sibel Kurt
    Fotoğrafl
    ar Serkan Hoşgör




    Videolarım
    Site Haritası
    Ziyaret Bilgileri
    Aktif Ziyaretçi1
    Bugün Toplam22
    Toplam Ziyaret136618