Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

  • Lefter Küçükandonyadis/Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Haziran 2006 - 16/12/2009
  •  

     

     

     

     

    FENERBAHÇE İÇİN YAPMAYACAĞIM ŞEY YOK!
    Bizim de sizin için yapamayacağımız bir şey yok Lefter Küçükandonyadis. “Ne kadar yetenekli olursan ol ancak koştuğun zaman yenilmez bir takım olursun.” dedi. Ve 19 sene gönül verdiği takımı Fenerbahçe için koştu. Bizleri de peşinden koşturdu......Çocukluktan oluşan bir Fenerbahçe tutkusu, Fenerbahçe’de geçen bir 19 sene... Futbolun duayeni Sayın Lefter Küçükandonyadis. Hangi takımı tutarsanız tutun bugün o dönemleri yaşamamış birine bile sorsanız tanınan özel bir insan. Fenerbahçe deyince gözlerinin içi gülüyor. Olanak olsa tekrar oynamaya hazır durumda, aynı heyecanı taşıyan, tutkulu, hırslı, çalışkan, bize örnek, bize tarih...
    Türkiye sınırları içerisinde yükselen ses “Ver Lefter’ e yazsın deftere”. Sınır kapılarından çıktığımız zaman ise “Turco Turco- Lefter”.
    Fenerbahçe geçmişinde 700 tane gol atan, atamadığı zaman da gol pasını takım ruhunu yaşayarak takım arkadaşına veren muhteşem insan.
    O, şu an doğup büyüdüğü Büyükada’da ailesiyle birlikte yaşıyor. Büyükada adeta bir Fenerbahçe üssü gibi. Adalar Belediye Başkanı eski futbolcumuz Sayın Coşkun Özden’in destekleriyle futbolun duayeni bu eşsiz insana ulaştık.
    Vapurdan indiğimiz zaman, Belediye Başkanı, bizi Lefter’in her zaman uğradığı şirin Prinkipo cafesinde kendisiyle kavuşturdu. Onun evinden çıkmasıyla tüm ada halkı Lefter’in etrafını sarıverdi.
    Çok güzel espriler, hatıralar herkesin gözünde canlanmaya başlayınca konuşmalar da başladı.
    Ada tatiline gelen Galatasaray takımlı liseli öğrenciler, Fenerbahçe formalı bir taraftarımıza “Cimbom şampiyon! Nasıl da aldık!”diye sevinç gösterisinde bulunuyorlardı. Biz röportajı yaptığımız sırada Galatasaray’a sol ayağıyla 17,  sağ ayakla13, bir tane de kafayla gol atan Lefter’i bir anda karşılarında görence teker teker gelip övgüler yağdırarak, ellerinden öpüp “Hangi takımdan olursak olalım, sizden iyisini tanımıyoruz” dediler. Her anımız çok keyifliydi. Lefter’le tanışmak, konuşmak, onun yaydığı pozitif enerjiyi hissetmek hayatımızın güzel bir zaman dilimiydi. Umarım sizler de bu keyifli içten ve sade röportajı okurken aynı duyguları hissedersiniz. Ayrılık anı gelip çatmıştı. Lefter’e evine kadar eşlik etmek istedik Söylediği söz asla kulaklarımdan çıkmayacak: “Fener aşkı için ben buradan adanın tepesine kadar koşarım!”
    Ama hiç kimse merak etmesin evine kadar eşlik edip uğurladık Sevgili Lefter Küçükandonyadis’i. Fenerbahçe Dergisi olarak Sayın Lefter Küçükandonyadis’e ve bize bu muhteşem olayı organize edip, kendisiyle de röportaj yapma isteğimizi de kırmayan Adalar Belediye Başkanı Sayın Coşkun Özden’e sonsuz saygı ve sevgilerimizi sunuyoruz.

     

     

     

    - Fenerbahçe sevginiz nasıl oluştu?
    Ben Fenerbahçeli doğdum sayılır. Kimileri benim Fenerbahçe’de oynadığım zaman  Fenerbahçeli olduğumu sanıyor fakat ben de doğuştan Fenerbahçeliyim. Büyükada doğumluyum. Sekiz, on yaşlarındaydım. Buradaki arkadaşlarım bana sen de Fenerbahçeli ol dediler. Ben zaten Fenerbahçeliyim dedim. Bana bir forma verdiler. Bir takım kurduk, kendi aramızda maçlar yapıyorduk hatta Büyükada A Takımı’nı bile yeniyorduk. Fenerbahçe’ye karşı sevgim o kadar büyük ki bu sezonun sonunda Avrupa’dayken manastırda boyum kadar mum yaktım. “Allah’ım sen büyüksün, sen bilirsin” diye yalvardım. Yalvardım ama 81 yaşındaki adamı çocuklar gibi ağlattılar. En son seyahatimde İtalya’ya,Yunanistan’a gittim, maçları seyrediyordum. Floransa’da sarı lacivertli takım renklerini gördüğümde ağlıyordum. Avrupa’da oynadığım zamanlarda da sarı- lacivert forma giyen takımı Fenerbahçe zanneder, psikolojik olarak oyundan kesilirdim. Bu sevgi bana nereden geldi bilmiyorum. Eski günlerden daha yoğun yaşıyorum. Oynarken belki içindeydim, zaten Fenerbahçeliydim ama şimdi gece yatarken dua ediyorum, sabah kalktığımda dua ediyorum. Fenerbahçe galip geldiğinde dünyalar benim oluyor. Yenildiğimizde veya beraberliklerde benimle evde kimse konuşamıyor. 

    -  Sağlığınız nedeniyle heyecanlanmamanız gerekiyor. Maçları izleyebiliyor musunuz?
    Kalp rahatsızlığım ve şekerim var. Doktorum maçları izlemeye, röportaj yapmama izin vermiyor. Eskisi kadar kolay olmuyor. Sağlığım nedeniyle heyecanlanmamam gerektiğinden önce maçın gidişatını sorarak uzaktan takip ediyorum. Mesela 4-0 önde gidiyorsak televizyonu açıp izlemeye başlıyorum. Mağlup olma gibi bir gidişat varsa izleyemiyorum. Kalbim dayanmıyor.

    - Futbolda başarının sırrı nedir dersem, nasıl sıralarsınız?
    Rakibi her alanda psikolojik olarak ezmeniz gerekiyor. Ona enerji vermeyeceksiniz. Aynı zamanda hep bir adım önde olup kendi ayaklarına son derece hakim olacaksın. Beynin ayaklarınla konuşmalı ki yaptığın pozisyonlara yön verebilirsin. Hızlı olacaksın, atak olacaksın, koşacaksın, koşacaksın, durmak yok. Takımına bağlı olup onu çok seveceksin.

    - Futbol oyuncularına neler söylemek istersiniz? Önerileriniz?
    İyi huylu olan tüm futbolcuları severim. Ne olursa olsun, hangi takım olursa olsun. Bugün çalışma ortamı olsun, oynadıkları statların muhteşemliği olsun, çok rahatlar. Büyük paralar alıyorlar. Biz o zamanlar bileğe kadar çamurlara bulanıyor, çamurlu sahalarda oynuyor, ayakkabılarımızı kaybediyorduk. Geçen sene Ali Koç, Mustafa Koç ve Tuncay beni ziyarete geldiler. Biraz doldurdum Tuncay’ı, ondan sonraki haftalarda çok güzel goller çıktı. Tuncay’ı şöyle uyardım: “Yavrum sen topu alıyorsun, adamın üstüne üstüne gidiyorsun, ‘olursa olur’ diyorsun”. Tuncay’ı çok beğeniyorum ama daha disiplinli oynamasını istiyorum. Çok genç daha... Futbolcular maça kendilerini daha çok vermeli. Appiah’ı hırsından dolayı beğenip onu gözümde doğuştan Fenerbahçeli olarak görüyorum. Onun da ağlaması beni çok etkiledi.
    Anelka’yı, Fransa’da daha çok beğeniyordum. Fakat Fenerbahçe’de istediğim verimi alamadım. Tüm oyuncularımızı çok seviyor, çok daha iyi yerlerde görmek istiyorum. Bilhassa antrenmanlara başlayacağı zaman kendilerine çok iyi bakmaları gerekir. Sakatlanmalara, beslenme düzenine, özel hayatlarına dikkat etmeliler. Bunlara dikkat ederlerse hem kendileri için hem de takım için çok daha iyi olacak. 

    -  Bir futbol oyuncusu, bir maçın sonunda yenildiğinde neler hisseder?
    Takımını çok seven bir sporcuysa çok mutsuz olur. O sorumluluğun altında çok üzülür. Ama bakacak, sonucu değerlendirecek ve bir dahaki maç için kendisini hazırlayacak. Özel zevklerinden uzak kalacak. Antrenman çok çok önemli, antrenman öncesinde gezmeyecek, eğlenmeyecek, yorulmayacak. Antrenmanlardan kopmak demek maçlar başlamadan iplerin kopması demek.

    - Size en çok benzettiğiniz, size en yakın gelen futbolcu kim dersek?
    Kendime yakın gördüğüm, oyun stilime benzettiğim futbolcu Rıdvan Dilmen derim...

    - Lefter Küçükandonyadis’in hayatına baktığımızda hırslı ve mağlubiyeti kabullenmeyen bir yapınız var...
    Doğru asla mağlubiyeti kabullenmezdim. Ve çok hırslıydım. Biraz da agresif futbol oynardım. Bu soruya bir anımla cevap vereceğim. Milli Takım - Yugoslavya maçıydı. O maçta da diğer arkadaşlarımda olduğu gibi benden çok şey bekleniyordu. Yugoslav takımının defans oyuncusuna benim hakkımda çok şey anlatılmış, maçı bırakıp sadece benimle ilgilenmesi ve beni adeta kitlemesi tembihlenmişti. Gerçekten de bir süre kadar rahat hareket edemedim. Ve en sonunda hırsıma yenik düştüm. Şeref Tribünü tarafından taç kullanacaktık. Takım arkadaşıma “Topu kafama at dedim”. Nasıl olsa yanımdaki Türkçe bilmiyordu. Top kafamla tam buluşurken dönerek aniden beni maç boyunca tutan oyuncuya bir kafa attım. Sonra da “Şimdi daha iyi tutarsın” dedim. O gün Yugoslavya’yı  3-0 yenerek ayrıldık. Rakip takımların antrenörleri taktiklerini benim üzerime göre kurarlardı. Oyuncularına “Lefter nereye siz oraya” derdi. Futbol hayatım süresince ciddi sakatlıklar geçirmedim. Beşiktaş’ta oynayan bir Nusret vardı. Her maçta pozisyona yatıp bileklerimi tekmelerdi.

    - Bugün mümkün olsa oynamak ister miydiniz?
    Bugün oynamak isterdim ama Galatasaray karşısına. Çok şampiyonluklar yaşadım. Galatasaray’a karşı alınmış bir galibiyet sevinci şampiyonluk sevincine bedeldi. Bu her zaman Galatasaraylılar için de böyle olmuştur. Fenerbahçe - Galatasaray maçı dünyanın en büyük derbilerinden biri sayılır. Galatasaray karşısına otuz üzerinde golüm var. Bir de kafayla golüm var ama kafayla atılan gollerim sayılmıyor. (Gülüyor)
     
    - Rahmetli Adnan Menderes’le geçen anınız…
    Ankara’ya gittiğimizde Menderes beni çağırdı  “Niye çağırdım seni biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Verecekler Lefter’ e, o da yazacak deftere” dedi.
     
    - Kulübümüz hakkındaki görüşleriniz?
    Her şeyiyle mükemmel. Böyle başkan bulunur mu hiç? Yönetim değişmesin kimsenin bu yönetimden bir şikayeti yok. Başkan Aziz Yıldırım dört dörtlük bir insan. Ben Fenerbahçe’de ne başkanlar gördüm ama böylesini hiç görmedim.Yeni gelen başkanlar da Aziz Yıldırım’ı örnek alsınlar. Bir oyuncu hastalanır, hastaneye gider. Her şeyden haberi vardır. Yenilenen tesislerimiz, stadımız, müzemiz... Hepsi muhteşem. Biz çamurlu sahalarda oynuyorduk, çamurlu sularda yıkanıyorduk. Oynadığımız sahanın arkasında iki tane kuyu vardı. Onlar bir doldu mu yandık demekti. Tek düşündüğümüz giydiğimiz formanın hakkını vermekti. Kıymet görmek için kıymet bilmek lazım. Şimdi ki koşullar şahane.

    -Uzun seneler antrenörlük yaptığınızı biliyoruz...
    1965-1966 sezonunda futbolculuğuma noktayı koyduğumda antrenörlük yapmaya başladım. Anadolu’da çok takım çalıştırdım. Samsunspor, Boluspor, Orduspor, Sivasspor, Mersinspor’da antrenörlük yaptım. Bolu ve Mersin’i 1. kümeye çıkardım. Antrenörlüğüm 11 sene devam etti. Antrenör, futbolcusu karşıdan gelirken onu anlamalı, maçta ise futbolcu antrenörünün bir bakışından çok şey çıkartmalı. Sonra gazeteciliğe başladım. Tabii taraflı bir gazetecilik oldu.

    - En beğendiğiniz Türk antrenör?
    Aykut Kocaman. Bakın Çaykur Rizespor’u nasıl başarılı yapacak.

    - Fenerbahçe’de takım kaptanlığı yaptınız? Takım ruhunu nasıl oluştururdunuz?
    Fenerbahçe maçları oynanacağı zaman maçlara çıkarken soyunma odasında sarılırdık birbirimize. “Ölüm var dönmek yok” diyorduk. Birbirimize bu maçı alacağız, topu kaybeden koşacak, kovalayacak, rakibini rahat oynatmayacak. Dediğimizi yapıyorduk, maçı da alıyorduk. Sonra bir tarzımız daha vardı. Sahaya çıkıldığı zaman golleri de attıktan sonra herkes bildiği atraksiyonları yapardı. Bir Ankara maçında Mehmet Ali çalım atarken güneşin battığı bir zamanda gözüne güneş vurdu. Mehmet Ali, direği adam zannetti gitti çarptı direğe. Sonra başına yara aldı. Maçın ardından soyunma odasında ilk sorusu “Lefter bana kim vurdu?”oldu. Bende “Kimse vurmadı sen direğe çarptın” dediğim de kahkahalar yükseliyordu. Her zaman takım ruhu içinde oynuyorduk. Her zaman da motive olurduk. Herkes ayrı birer kıymetti. Hep birlikte çok iyi mücadele ederdik. Herkesten de saygı ve sevgi görürdük.

    - Maça çıkarken uğur getiren bir hareket veya taşıdığınız bir simgeniz var mıydı? 
    Her maçta soyunma odasından çıkarken, o merdivenlerden önce sol ayağımı atıyordum. O hareketi yaptığımda benim için bitmişti, artık kaçışı yoktu, maç kesin bizimdi. “At sol ayağı sonra yürü  İnönü stadının merdivenlerinden!” Formada en sevdiğim benimle bütünleşen numara 10 numaraydı. 10 numaraya çok hırsım vardı. 10 numaralı Fenerbahçe formamı giydiğimde bir canavar kesiliyordum. Ayrıca 11-7-8 numaralı formaları da giydim.

    - Fenerbahçe Dergimizi nasıl buluyorsunuz?
    Çok güzel. Takip ediyorum. Her ay bana geliyor. Dergimiz fevkalade. Tüm çalışanlarına sevgilerimi iletiyorum. (O sırada Yazı işleri müdürümüz Mehmet Çatay’ı telefonla arayarak bir kez de kendilerine sevgilerini iletiyor.)

    - Avrupa takımlarında oynayarak tüm tribünleri “Turco Turco Lefter” diye inleterek gurur kaynağımız oldunuz.
    1953 senesinde İtalya’da Fiorentina takımında forvet oynadım. Fiorentina’ya gittiğim zaman
    yaz mevsimiydi. Yazın İtalya, transfer yapılacak, dışarıdan gelecek oyuncuları denemek için antrenmana tabii tutardı. Bende ne deneme ne bir şey! Buradan sadece ayakkabılarımı alarak uçağa bindim. Otele girdim. İtalyan’ın büyük antrenörü Perona beni antrenmana tabii tuttu orada. Türkiye’den kim gidecek, kim oynar, ne oynar, neci beni ilk gün çıkarttı. Bir salkım üzüm getirdi. Antrenmanlarda hep üzüm getirirdi. Antrenmanımızı gördü, top atıyor, çalım yapıyor, 18’e vuruyorum ayaklarım kuvvetliydi, çabuktum. Öyle bir beğendi ki, sonra
    deniz kenarında bir restaurantta götürdüler. Artık ne balık istersen... Istakoz, karides büyük bir ziyafet verdiler. Herkesle mukaveleler, pazarlık yaptılar hep benden çok aşağı oldu. Benimle büyük miktarda anlaşma yaptılar. İtalya’da çıkan 3 yabancı oyuncu sınırlaması kanunu nedeniyle Fransa’nın Nice takımına transfer oldum. Sonra bir sene de Afrika- Johannesburg’da antrenör futbolcu olarak görev yaptım. İstanbul’a dönüşümde Fenerbahçe’nin ısrarıyla bir süre daha Fenerbahçe’de oynadıktan sonra İstanbulspor maçıyla, oyuncu olarak futbol hayatımı noktaladım. 19 senelik Fenerbahçe geçmişimi 700’e yakın golle tamamladım. 50 kez Milli formayı giydim.

    - Peki şimdi, bir gününüz nasıl geçiyor?
    Evde olduğum zamanlar televizyon izliyorum. İtalyan, Avrupa kanallarını izliyorum. Tabii ki Fenerbahçe TV’yi de izliyorum. Armamızı gördüm mü o bana yetiyor. Çok keyif alıyorum. Güzel havalarda iskelede Prinkipo’da oturuyor, bazen burada çay içiyor, öğlen yemeği yiyorum. Yürüyüşe ve yokuş çıkmama müsade yok. Heyecan yok.

    - 100. yıl davetimiz için söz alabilir miyiz?
    100. yıl kutlamalarımıza geleceğim. Şampiyonluğumuzla birlikte kutlayacağız.

    - Tüm Fenerbahçe taraftarları için mesajınızı alabilir miyiz ?
    Taraftarlara diyeceğim hiçbir şey yok. Şahane insanlar, hepsi şahane. Hepsi takımına çok bağlı. İnsan o sevgiyi gördükçe ne bileyim “Bu kadar sevgi olur mu?” diyorum. Bu taraftara söylenebilecek hiç söz yok. Her zaman takımlarını sevsinler, desteklesinler. Her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyorlar. 
    röportaj:Sibel Kurt  Fotograflar:Serkan Hoşgör
    sibelinsahasi@hotmail.com




    Videolarım
    Site Haritası
    Ziyaret Bilgileri
    Aktif Ziyaretçi1
    Bugün Toplam13
    Toplam Ziyaret135276