Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

  • Metin Uca/Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Eylül 2005 - 16/12/2009
  •  

    BEN BİR FENERBAHÇE GÖNÜLLÜSÜYÜM...
      

     


    Bu ayki konuğumuz olan Metin Uca ile buluşmak için soluğu muhteşem manzarası ve nefis yiyecekleri olan Bebek Koru Kahve’de aldık. Zaman planı konusunda son derece titiz olduğunu düşünen ben, her zamanki gibi biraz erkence orada olduğumda bir de ne göreyim, Metin Uca çoktan oturmuş ve kahvaltı için beklemeye başlamıştı bile... Metin Uca her zaman, yaptığı başarılı ve düzeyli televizyon programları, tek kişilik oyunu ve dikkat çekici kitabıyla ön planda olan bir insandı. Hiçbir zaman özel yaşamıyla gündeme gelen bir insan olmadığından ben de onunla ilgili magazin haberlerine ulaşamamanın keyfini yaşadım. Kahvaltıda buluşma planımız netleştikten sonra yaptığım küçük araştırmada, mutfağa kendi girmeyen ama tam bir yemek ve lezzet düşkünü olan bir insan olduğunu öğrendim! Bu durumda neden Bebek Koru Kahve’yi tercih ettiği de anlaşılıyordu... Bazı şeyleri papağanından öğrendim dersem latife olur. Metin Uca’nın papağanıyla mutlu bir yaşantısı var. Metin Uca’ya göre evde canlı hayvan besleyenler hayatı daha çok seven insanlar. “Hayatı kimle paylaştığınız değil sevgiyi nasıl paylaştığınız önemlidir” diyor, vurgulayarak...
    Çok keyifli bir söyleşiydi... Bir zamanlar sabahları yayınlanan  “Günaydın Türkiye “ adlı programı izleyebilmek uğruna ilk dersi kaçıran öğrencileri, işine geç kalan çalışanları ya da yemeği ocakta unutan kadın izleyicileri düşününce gerçekten Metin Uca’dan ayrılmanın neden pek de kolay olmadığını anladım... Zeki, donanımlı, ince esprili, bazen sivri dilli, sıcak ve değerli bu insanla yaptığımız tadına doyulmaz sohbete derginin tamamını ayırıp yer vermek gönlümüzden geçse de sizin için derlediğimiz parçalarını paylaşmakla yetinebiliyoruz... Değerli vakti ve ilgisi için teşekkürlerimizi ve Fenerbahçe Dergisi olarak sonsuz sevgi ve saygılarımızı sunarak röportajımıza başlıyoruz...

     

    - Biz aramızda  “Fenerbahçeli olunmaz Fenerbahçeli doğulur.” deriz her zaman. Peki siz nasıl Fenerli oldunuz Metin Bey?


    Ben Fenerbahçeli bir babanın çocuğu olarak doğdum. Doğal olarak gözümü açtığımdan beri Fenerbahçeliyim. Özellikle 5 - 6 yaşlarımdan itibaren, 1960’lı yıllarda Fenerbahçeli olmak benim için daha da anlam kazanmıştı. Fenerbahçe o zamanlar da çok büyük başarılara imza atan takımlardan biriydi. Birçok ailenin çocuğu o başarıların etkisiyle Fenerbahçeli olmuştu. Ayrıca Fenerbahçelilik bir sosyal olgu. Fenerbahçe taraftarı olmanın sadece bir takım tutma olmadığını biliyorum. “Fenerbahçe Cumhuriyeti” çok doğru bir deyim.


    - Maçlara gidebiliyor musunuz?

    11 kişinin oynadığı, 50 bin kişinin statta izlediği ve binlerce insanın ekranları başında destek verdiği bir spor, aynı zamanda da toplumsal bir konu... İstanbul’da maç gerçekten hoş, toplumsal bir terapi gibi. Geçici bir arınma gibi... Benim bu yoğun tempo içerisinde kulağım arkadaşlardan gelecek haberlerde oluyor. Stadyumlardan çekindiğimden değil ama zaman zaman kendimi rahatsız hissedebileceğim unsurlarla karşılaşabileceğim çekincesiyle gitmediğim çok oldu. Örneğin bu son üç büyüklerin maçlarına seyirci alınmaması kararı bence aynı çekinceyi yaşayan insanlara yönelik bir rahatlatma çabası gibiydi. Çünkü dediğim gibi, sadece bir spor olayı olmaktan çıkarıldığı anda bu tür fanatiklerin elinde olacak ne yazık ki. Ben de dijital bir platform bulup izlemeye çalışıyorum.


    - Yeni sezon transferleri ile ilgili görüşleriniz nedir? Fenerbahçe’nin transfer politikasını nasıl buluyorsunuz ?


    Ben futbolda kalıcı şeylerin konuşulmasından yanayım. Bunlar satırlarla ilgili detaylardır. Ben herkesin kendisini o takımın yetkili kişisi yerine koyma hakkı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü hepimiz sorulduğunda bir şeyler söyleriz ama sonuçta karar mekanizmaları bellidir. Hep tartışılmıştır. Her takım için tartışılmıştır. Ben kesinlikle bu konuda konuşmayacağım. Yetkinlik alanım olarak görmüyorum. Ama şunu biliyorum ki Türkiye’de özellikle yabancı futbolcuyu getirip bu ülkede tutunduran bunu da en iyi kullanan Fenerbahçe’dir.


    - Nasıl bir Fenerbahçelisiniz?

    Ben bir Fenerbahçe gönüllüsüyüm. Ben GS Bayan Basket Takımı’nın küme düşmesine sevinen bir adam değilim; FB Bayan Basketbol Takımı’nın Avrupa Şampiyonası’nda en üst noktalarda oynamasından da gurur duyan bir adamım. Alışılagelmiş taraftar tavrı göstermiyor olabilirim. Benim Fenerbahçeliliğim Kara Kuvvetleri Komutanımız Yaşar Büyükanıt’ın Fenerbahçeliliği gibidir. Türkiye’de saygı duyduğumuz Cumhurbaşkanımız Beşiktaşlı; fakat insanları takımları değil konumları ve yaptıkları işler belirler. Bu benim gönüllülüğüm, bir başkasının değil. Biraz daha geriye gittiğimizde, Fenerbahçe’nin beni çok etkileyen yanı Kurtuluş Savaşı’nda verdiği destektir. Dünyanın en şanlı halk savaşının isimsiz kahramanları bu savaştan çıkmıştır. Beşiktaşlı da vardır. Yok mu? Vardır elbette ama bu benim için ateşleyici bir unsur olup 60’lı yılların başarıları ile de pekişmiştir. Ben diğer takımların maçlarını da heyecanla seyreden bir kişiyim. Tabii ki bir FB –GS maçında sonuna kadar Fenerbahçe’nin kazanmasını isterim...


    - Bir yayıncı olarak spor programları ile ilgili görüşleriniz nelerdir? Bir spor programı yapmak ister miydiniz? Bu nasıl bir program olurdu?


    Benim haddim değil... Ben spor programı sunabilecek yetkinlikte ve birikimde olduğumu düşünmüyorum. Zaten ben genelde toplumsal olaylara belli bir çerçeveden bakan bir adamım. Futbolun bilmecesi diye yola çıkan programların da farkındayım. Televizyonlarda dünyadan örnekleri izliyorum. Televole, Türkiye’de futbolu genç kesime sevdirmek için ortaya çıkmış bir program. Özellikle kadın izleyiciler için futbolun ve sporun magazini olacaktı ama bu kolay bir şey değil. Böyle başladılar şimdilerde futbolun f’si yok. Şimdi bu bile nasıl iyi niyetle yola çıkılıp yayıncılıkta nerelere gelinebileceğinin kanıtı. Televolecilerin de bir suçu yok; bizim oturup da bir yelkenle ilgili bir görüntü veya bir masa tenisindeki bir ilginçliğe önem verip vermeyeceğimiz kuşkusuyla ve reyting gerekçesiyle bazı şeylerin altını çizme çabası mı bilmiyorum... TV’nin üstümüzde inanılmaz bir etkisi vardır... Bazı grupların sözcüsü olacak programlar yerine, sporu daha geniş kesimlere sevdirecek, geçmiş yıllarda izlediğimiz gibi programlar yapılabilir. Örneğin ben “Beyaz Gölge” sayesinde basketi sevmiş bir kuşağın çocuğuyum, yani bundan daha doğal ne olabilir. Biz bu programla sevdik basketbolu. İyi ki de öyle bir program yayınlanmış.

     O dönemde TRT’de yöneticilik yapanları tebrik etmek lazım. Şu an spor programlarına baktığımda hiçbirinin spor programı olmadığını düşünüyorum. İşte bir zorlamayla Formula 1 programları gündemimize sokuldu. Bu alışkanlık yaratılmaya çalışıldı. Ama o da dediğim gibi yapay ve soğuk bir yapıda. Üst kültür içeriyor. Mesela kayak sporu pahalı bir spor olarak kalmıştır. Halkın geniş kesimlerinin katıldığı bir şey tanımlanmaya çalışıldığında mutlak işte uzak Anadolu kentlerindeki sporcuların yapmaya çalıştıkları işler gündeme getirilmiştir. Ama sevdirmeye yönelik bir çaba olmamıştır. Bir sürü spor dalı için geçerlidir bu. Atletizm de eğer bir Süreyya Ayhan olmasaydı geniş kesimler belki tanımayacaktı. Böyle bakıldığında ve sadece futbol programlarıyla sınırlı kaldığından tv programlarının sporu sevdirmek adına yetersiz kaldığı görüşündeyim. Her şeyi yaparım diye yola çıkanların hiçbir şey yapamadığı bir ülkede yaşıyoruz... Ben haddimi biliyorum.


    - Fenerbahçe yönetimini nasıl değerlendiriyorsunuz ?


    Doğrularıyla yanlışlarıyla isim üzerinde konuşmaya yetkin değilim; ama gönlümde yatan Fenerbahçe’ye her gün daha fazla yaklaştığımızı biliyorum. Eğer Fenerbahçe Türkiye’yi yansıtıyorsa Fenerbahçe yönetimi de Türkiye’yi yansıtıyor demektir. Bu çerçevede 2005-2006 sezonu şampiyonluğunun da gerçekleşeceğine inanıyorum. Bu yolda adım atan, yönetim içinde veya dışında herkese kolaylıklar... Metin Uca olarak; bilinçli, serinkanlı, her şeyin farkında olan bir taraftar mantığıyla verimli bir katkım varsa, o katkıyla da her zaman varım.


    - Yeni yayın dönemindeki projeleriniz nelerdir ?

    Bunlardan birincisi ve en önemlisi yine bir yarışma programı olacak. Bu sene yine yarışma gözüküyor... Yarışmanın dışında haftanın bir günü yayınlanacak bir sabah programına benzer güncel olayları izleyen bir program yapma çabamız var. Ne kadar gerçekleştirebileceğiz bilmiyorum. Onun dışında tek kişilik bir gösterim var. Yeryüzünün en karanlık katillerinden Hitler acaba Türkiye’de yaşasaydı, 2005 yılında Türkiye’de olsaydı ne olurdu sorusuna hep birlikte cevap arayacağız. Çok ünlü bir İngiliz yazarının oyunundan sahneye uyarlıyoruz. Uyarlıyoruz diyorum çünkü Türkçeleştiriyor ve o soğuk İngiliz yüzünü biraz olsun ortadan kaldıracak, izleyici geldiğinde hem kendisinden bir şeyler bulacak hem de Türkiye’nin hallerine gülecek böyle özel bir oyun...


    - Uçuş  eğitimi aldınız... Bu merak nereden geldi? Uçmak nasıl bir keyif?


    Uçuş eğitimini halen alıyorum. O da yine 70’lerden kalan bir şey. Ben Türkiye’de zevklerin çok pahalı olduğunu biliyorum. Gerçekten iyi bir eğitim alıp, sınava girip askeri pilot olmayı çok isterdim. Böyle bir şansım olmadı. Bir de bu eğitimin aslında çok meşakkatli ve zor olduğunu; uçmanın da profesyonel anlamda kolay bir şey olmadığını biliyoruz. Bunu gönüllü olarak, kurallarına uyarak, sivil havacılık anlamında yapabilir miyim diye kırk yaşından sonra pilot olmaya çalışıyorum. Şu an biraz ara verdim. Yoğun çalışma tempom yüzünden, daha 50 saatimi tamamlayamadım. 50 saatin sonunda aletli uçuşu da öğreneceğim. Sanal uçuşu alışkanlıklarımı yitirmemek için sürdürüyorum. Uçmak büyük özgürlük; uçmak insanın 
    yeryüzünde bilgi birikiminin ve deneyiminin nereye ulaştığının kanıtı. Wright kardeşlerin kafasına takılmasa bir başkasının kafasına takılacaktı. Ve eminim gelinen nokta çok önemli ve ciddi bir nokta. Uçmak ciddi bir iş; hobi değil... Tabii içinizdeki uçmak arzusunu tatmin için yapıyorsunuz. Aynı zamanda sivil havacılığı bütün kurallarına uyulması gereken bir disiplin olarak görüyorum. Halende öğrenci pilotum; çabam devam edecek.


    - “Her Tuzluğum Var Diyene Hıyarla Yetişemedim” isimli kitabınız çok farklı ve başarılıydı... Tekrar kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

    Kitap çok tuttu, 62 bine yakın sattı. Ucuz kitap değildi, ucuzlatılmış kitap olmadı, işlevlerini yerine getirdi. Şimdi yeni kitabım çıkacak “Hocam, yes yerine all right demek caiz mi?”...


    -  Fenerbahçe Dergisi’ni okuyor musunuz? Bizlerden beklentileriniz neler?
    Samimiyetle söylemem gerekirse, dergiyle tanışmamız sizin aracılığınız ile oldu... Komşularımdan özellikle Fenerbahçe Dergisi’yle yakın ilgisi olanlar var. Bundan sonra da kesinlikle evime gelen aylık dergiler içinde yer alacak.
     

    - Fenerbahçe Dergisi okuyucuları için mesajınız var mı?

    Keşke bütün Fenerbahçe camiası ve futbol tutkunları bu dergiyi okuyanların dünya görüşüyle ve hoşgörüsüyle takım taraftarı olsalardı diyorum. Gerçekten hep bunu söyledim altını çizerek de söylemek istiyorum; hani internet ortamında birbirine zarar vermeden küçük göndermeler yapılır ya, çok severim onları. Karşı takımın yaptıkları, zeka unsuru taşıyan, herkesi hafif kızdıran, helal olsun, nereden bulmuşlar dedirtecek noktada, her türlü eleştiri de o taraftarlığı bileyen, olumlu anlamda söylüyorum ve sizin taraftarlığınızı da diri tutan küçük oyuncuklardır diye düşünüyorum... Bir insanla ilişkiye girmek gibi karşı takımın taraftarı ilişkisi de bence açmazlarıyla, beklentileriyle onu daha iyi tanıdıkça her şeyin daha farklı olduğunu ortaya koyuyor. Holigan olanları bile anlamaya çalışıyorum. O insanlar bir sonuç. Nasıl bir süreç o noktaya getirdi... Ama benim için holigan olduktan sonra hiçbir takım taraftarı fark etmiyor. Önemli olan bu işin gerçekten 11 kişiyle olmadığı, tribündeki herkesin bu oyuna katıldığı ve kendini iyi hissettiği bir toplu arınma olduğu. Bunun içinde şiddetin yerinin olmamasını; aynı kendi başkanımı ve Galatasaray Başkanı’nı el ele kol kola gördüğüm zaman duyduğum sıcaklığın ve dostluğun aynı biçimde taraftarların arasında da olmasını dilerim. Çünkü o zaman daha anlamlıdır. 11 kişinin yenmesi yenilmesi ya da maçın sonucu önemlidir tabii ki fakat iyi oynaması ve benim o maçtan heyecan almak daha önemlidir. Son olarak vurgulamak istediğim ve yanıtını bulamadığım ilginç soru da şudur ki; gazetelerin spor sayfaları bu kadar önemli ve ilgi çekiciyken, neden futbol üzerine, futbol tarihi, futbol sosyolojisi üzerine yazılmış olan kitaplar satılır da alınmaz ve okunmaz... Bu sorunun cevabı yok...Bu sorunun cevabı verildiğinde benim taraftarlık anlayışımın da egemen olacağını düşünüyorum.


    Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi:  2005 Eylül
      öportaj:Sibel Kurt
    Fotograf: Serkan Hoşgör




    Videolarım
    Site Haritası
    Ziyaret Bilgileri
    Aktif Ziyaretçi1
    Bugün Toplam22
    Toplam Ziyaret136618