Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Röportajlarım

  • Deniz Şen Hamzaoğlu Fenerbahçe Aylık Resmi Dergisi Temmuz 2013 - 17/02/2014
  •  

    ARA SPOTLAR:

    01: Babam koyu bir Fenerbahçeliydi fakat benim özellikle futbolla pek alakam olmadı. Bayan voleybolda Fenerbahçeli olduğumu söyleyebilirim. Takım olarak geçtiğimiz sezon istediğimiz hedeflere ulaşmasak da bize bir Avrupa Şampiyonluğu getirdiler. Bundan dolayı da onlarla gurur duyuyorum. 

    02: “Albay Kuş”da oynadığım rolle en iyi oyuncu ödülü aldım. “Karanlıkta Komedi” diye bir oyunda yönetmenlik yaptım. O da en iyi komedi ödülünü aldı.  

    03: Karadayı dizisi için teklif geldi. Bu benim ilk dizim. Menajerim bana böyle bir teklif geldiğini söyledi açıkçası ben televizyonla fazla haşır neşir değildim. İyi de bir proje olmadan da içinde olmak istemiyordum. Tabii Karadayı dizisine baktığımda Kenan İmirzalıoğlu, Bergüzar Korel ve tabii ki Çetin Hoca’yı duyunca hemen “Ben bu işin içinde olmalıyım” dedim.  

    04:  Konservatuarda bir hocamız vardı bize şöyle derdi; “Takım oyunlarıyla tiyatronun hiç farkı yoktur.” Bunun ne demek olduğunu voleybolla ilgilenmeye başlayınca anladım. Gerçekten öyle… Bu bir takım oyunu . Defansından smaçörüne kadar bu bir takım oyunu. Hepsinin görevini yapıp çalışması gerekiyor ancak o zaman başarı yakalanabiliyor.

    BAŞLIK: Deniz Şen Hamzaoğlu: “Fenerbahçelilik demek duygusallık demek!”

     GİRİŞ SPOTU:  Bu ayki konuğumuz tiyatro sanatçımız ve reyting birincisi “Karadayı” dizisinin “Bülent” karakteri Sayın Deniz Şen Hamzaoğlu… Deniz Bey Fenerbahçeli bir voleybol takipçisi… Tiyatro oyuncularında nasıl bir takım ruhu varsa bunun aynısının da sporcuda olması gerektiğine inananlardan… Ve biliyor ki bir takımı oluşturan tüm bireylerin başarıyı yakalamaları “Ben” imajından çok “Biz” imajından kaynaklanır. Fenerbahçe Dergisi olarak başarılarının devamını diliyoruz.

    - Deniz Bey, nasıl Fenerbahçeli oldunuz?

    Babam koyu bir Fenerbahçeliydi fakat benim özellikle futbolla pek alakam olmadı. Bayan voleybolda Fenerbahçeli olduğumu söyleyebilirim. Takım olarak geçtiğimiz sezon istediğimiz hedeflere ulaşmasak da bize bir Avrupa Şampiyonluğu getirdiler. Bundan dolayı da onlarla gurur duyuyorum.

    - Sanat hayatınız nasıl başladı? 

    1979, İstanbul doğumluyum. Arkeoloji bölümünde okuyordum. Daha önceden de Eskişehir Üniversitesi’nde kamu yönetimi bölümüne devam ediyordum. Ailem Yalova’da yaşıyordu. Depremden sonra Antalya’ya taşındık. O süreç içerisinde tek çocuk olduğumdan annemin yanında kalmak istemiştim. Okula bir yıl ara verdim. O zaman Antalya Devlet Tiyatrosu’ndan çok sevdiğim bir ağabeyle tanıştım. Oyuncu olmayı çok istiyordum fakat işin prosedürü konusunda hiçbir bilgim yoktu. O “Ben seni konservatuara hazırlayayım” dedi. O yıl hazırlandım. Konservatuar sınavına girdim fakat kazanamadım. Bu işlerle ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Aynı yıl Konya Selçuk Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü’nü kazandım. Gittim baktım yok, yönetmenlik de değil, benim hayalim. Ne olursa olsun bir yıl daha deneyeceğim dedim. Olmazsa medya iletişim sektörüne devam edecektim. Konya Selçuk Üniversitesi konservatuar bölümünü kazandım. Dört yıl orada okudum. Öğrenciyken Konya Devlet Tiyatrosu’nda oynadım. Mezun olduktan sonra Antalya Devlet Tiyatrosu’nda oynamaya başladım. Bu süreçte Üniversite’de ders vermem için teklif geldi. Akademisyenliği de denemek istiyordum açıkçası. Diksiyon dersleri vermeye başladım. Truva Üniversitesi’nden bir teklif geldi, Çukurova Üniversite’sine devam ettim. Sonra bir şeyi fark ettim; akademisyenlikle icra etme sanatı birbirine uzak, doğal olarak oynamayı özledim. Akademisyenlikte yüksek lisansım henüz bitmemişti, bu işin bana zevk vermediğini anladım ve oyunculuğa geri döndüm. Antalya Şehir Tiyatrosu’ndan bir teklif geldi, “Albay Kuş” diye bir oyunda oynadım. Sonrasında İstanbul’a gelme kararı aldım. İstanbul’a geldiğimde bir tiyatroda çalışmaya başladım. “Buzlar Çözülmeden” oyununda Sarıların Mahmut Ağa rolünde, “Sevgili Doktor”da doktor rolünde ve daha yirmi tane oyunda oynamışım. Sonra reji çalışmalarım oldu. Albay Kuş’da oynadığım rolle en iyi oyuncu ödülü aldım. “Karanlıkta Komedi” diye bir oyunda yönetmenlik yaptım. O da en iyi komedi ödülünü aldı. Akla Kara Tiyatrosu’nda çalıştım. Sezon sonunda “Artık kendi tiyatromu kurayım” dedim. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını hem oyunlaştırdım, hem yönettim hem de oynadım. Bu arada televizyonda Karadayı dizisi için teklif geldi. 

    - Karadayı Dizisi yüksek tempolu ve hala reytinglerde bir numara olan bir dizi. Teklif geldiğinde neler hissettiniz?

    Bu benim ilk dizim. Menajerim bana böyle bir teklif geldiğini söyledi, açıkçası ben televizyonla fazla haşır neşir değildim. İyi de bir proje olmadan da içinde olmak istemiyordum. Tabii Karadayı dizisine baktığımda Sema Ergenekon ve Eylem Canbulut’un özgün bir hikâyesi. Kenan İmirzalıoğlu, Bergüzar Korel ve tabii ki Çetin Hoca’yı da duyunca hemen “Ben bu işin içinde olmalıyım” dedim. Yönetmenler Cem ve Uluç beylerle görüştüm. Onlar da bu role uygun olduğumu söylediler. Karadayı’nın cast çalışması bile hemen hemen bir yıl sürmüş bir çalışma. Çünkü Karadayı’nın başarısı çok iyi bir ekibin ortaya çıkmasında tabii hem kamera arkası hem kamera önü. Zaten iyi bir ekip topladığınız zaman güzel bir çalışma ortaya çıkabiliyor. Bu açıdan Ay Yapım’ı her zaman çok başarılı buluyorum. Böylece Karadayı başlamış oldu. Bu arada tiyatroya da devam ediyorum. Çok keyifle yaptığınız şeyin değerli olduğunu halk size hissettiriyor.

    - Dizi çok güzel gidiyor, yoğun bir temponuz var, ekip ilişkileriniz nasıl?

    Birbirimizi hep tolere eden bir ekibiz. Her şeyi rahat konuşabilmemiz ve yönetmenlerimizin bizi gerçekten özgür bırakıyor olmaları bütün bunlar başarıyı çok etkiliyor.

    - Her biri bir film gibi çekiliyor…

    Yorucu oluyor tabii bizim dizinin en büyük özelliği çaycısına kadar full çalışıyor herkes. Ve bazen 17- 18 saat çalışıyoruz ama bu genel bir sıkıntı, bize özel değil zaman içinde yavaş yavaş düzeleceğini düşünüyorum.

    - Diziniz 70’li yıllarda geçiyor. Fakat İstanbul artık eski İstanbul değil, mekân sıkıntısı yaşanıyor mu?

    Sanat ekibi çok sıkı çalışıyor. Prodüksiyon, mekânlar çok önemlidir. Sizin de dediğiniz gibi İstanbul çok kozmopolittik ve çok değişmiş bir kent. Örneğin Paris, Londra, Berlin ve saymadığımız birçok Avrupa kenti hala 1800’lü yılların dokusunu içinde barındırıyor. Fakat İstanbul çok değişti. Ev bulmak mekân bulmak sanat ekibini çok yoruyor. Görüntüler var hiçbir şey benzemiyor birbirine. O doku tamamen gitmiş. Bu çok üzücü aslında bence İstanbul gibi bir kentin binlerce yıl geçmişi olan bu kentin bu dokuyu içinde barındırıyor olması gerekiyordu. Bence bir trajedi fakat dediğim gibi sanat ekibimiz mekân bulmada bu şartlarda bile çok başarılı.

    - Tiyatroda oyuncu ekibiyle sporda bir takımı karşılaştırdığınızda benzerlikler var mı?

    Konservatuarda bir hocamız vardı bize şöyle derdi; “Takım oyunlarıyla tiyatronun hiç farkı yoktur.” Bunun ne demek olduğunu voleybolla ilgilenmeye başlayınca anladım. Gerçekten öyle. Bu bir takım oyunu… Defansından smaçörüne kadar bu bir takım oyunu. Hepsinin görevini yapıp çalışması gerekiyor ancak o zaman başarı yakalanabiliyor. Gerçekten bir kişinin başarısıyla yürümesi mümkün değil. Bir de samimiyeti seyirci algılıyor galiba yani orada nelerin olduğu kameranın önüne yansıyor.

     - Sporcularımız bu diziyi çok seviyor, aynı yapım şirketinin dizisi olan Ezel de öyleydi…

    Ezelin ekibi Karadayı’da. Ben de geç saatlere kadar ders koyuyor Ezel’i izlemek için pazartesiyi boş bırakıyordum. Fazla dizi izlemedim faka Ezel’i hiç kaçırmazdım. Çok iyi diziydi.

    -Kendi dizinizi ekiple beraber izliyor musunuz?

    Birlikte çok izliyoruz. İlginç bir his ilk dizim bir de nasıl olacak bir fikrim yoktu, kaygılarım vardı, tiyatroda metin içindeki o karakteri bir buçuk ay prova yapıyorsun sonra çıkıyorsun belki de o karakteri 5 sezon oynuyorsun. Daha teksti ilk eline aldığın gün karakterini bilerek devam ediyorsun. Burada bölüm eline geliyor hemen çok hızlı bir şekilde beş günde ezberliyorsun. Zor tabii.

    -Dizideki Bülent rolünde eşini aldatan, kumarda kaybettiğiniz sahneler var. Bizim halkımızda da bazı rollere gerçek hayatmış gibi tepkiler vardır her zaman. Size bu yönde geri dönüşümler geliyor mu?

    Evet, bu konuya takılan çok. “Kumarda kaybeden adam” diyorlar. “Çocuğun doğacak” diyor yaşlı bir amca “Hiç utanmıyor musun?”, sonra başka bir bölümde kumar borcum yüzünden dövüyorlar beni, biri diyor ki “Aslan gibi adamsın neden iki tane de sen vurmadın.” Ya da “Mahir’e söylesene gider döver hepsini” Bizim halkımız gerçekten çok duygusal… Bu tarz çok mail geldi bana. Bir arkadaş da söyle yazmış; “Bülent Bey, Türk halkı olarak çocuğunuz kaçırıldığında evde kadınlarla birlikte ağlamanızı hiç tasvip etmedik. Hayatınızda da Bülent gibi bir karakter misiniz? Hiç yabancılık çektiğinizi zannetmiyorum” diyor. Ben de yıllar evvel “Hayvanat Bahçesi” diye bir oyun oynamıştım orada bir fotoğrafım vardı elimde orada da bıçaklı bir psikopat adamı oynuyordum, ruh hastası birini canlandırıyordum. O fotoğrafımı gönderdim ve “Ben böyle bir adam da değilim arkadaşım.” diye onun üstüne tekrar mail atmış bana “Ya kusura bakmayın biz de fazla kaptırdık kendimizi .” Tiyatroda böyle bir disiplinle yetişmiyorsun. Bir bütüne hizmet edilir. Oyun gücü, karakter neye uygun görülürse ona göre çalışırsın. Bir eserin başarılı olması bütün bu uyuma bağlıdır.

    - Tekrar Fenerbahçe’ye dönersek taraftarlarla ilgili düşüncenizi alabilir miyim?

    Ben Yalova’da yetiştim, arkadaş ortamımızda Fenerliler, Beşiktaşlılar, Galatasaraylılar vardı. Maç esnasında gergin adamlardı maç bittikten sonra aynı bütünlükte hareket edebiliyorlardı. Türk futbolunda istemediğimiz şeyleri görebiliyoruz, Türk toplumu duygusal diyorum ya spor dünyasına da bu yansıyor tabii. Dünyada hiçbir şey insan canından kıymetli değil hatta dünyanın kendisi bile. Türk sporunda da tüm takımların yeri geldiğinde de birlik olduklarını gördük. Fenerbahçe’nin çok iyi bir taraftarı var. En büyük özellikleri de duygusal olmaları. Bu da bence çok güzel. Fenerbahçelilik demek duygusallık demek…

    - Sporcu camiamız tiyatroya gidiyor, sinemaya gidiyor, diziler izliyor. Fakat tribünlerimizde yeteri kadar sanatçıyı göremiyoruz.

    Tiyatro sanatçıları, televizyon sektöründe çalışanlar da fanatik taraftarlar aslında. Bir maç varsa saatlerce kuliste konuşuluyor, gitmeye can atan insanlar var. Bizim sektörümüz için çalışma saatleri çok esnek; setteki arkadaşlarım da zaten çalışmıyor olsalar, statta olurlar. Zamanla ilgili, bu hepimiz için geçerli... Tabii ki ülkemizin de gerçeği; sanatçıların spora daha çok destek vermesi gerekiyor.

    - Projeleriniz var mı?

     İlerleyen süreçte yeni kurduğum bir tiyatro var. Suç ve Ceza’yı yaptım. Tiyatro sürecinde klasik eserlerden yola çıkmak istiyorum. Klasik eserler yavaş yavaş sahnelenmemeye başladı. Zor bir iş, meşakkatli bir iş. Ağustos gibi oyunun adı belli olur.

    - Dergimiz hakkındaki düşünceleriniz?

    Hoş bir dergi, yelpazesi çok geniş. Fenerbahçe’nin taraftarı fazla olduğuna göre tirajının da yüksek olduğunu düşünüyorum.

     

     




    Videolarım
    Site Haritası
    Ziyaret Bilgileri
    Aktif Ziyaretçi1
    Bugün Toplam13
    Toplam Ziyaret135276